Sarı Sıcak Bir Yolculuk

Sarı Sıcak Bir Yolculuk, geçmişin karanlığında, fotoğraflar, rüyalar ve anılar içinde, kendi gerçeğini ve kimliğini arayan bir kadının içsel yolculuğunun hikayesi... Devamı »

Kağıt Kayıklar

“Bir geldim erguvanlar, bir döndüm mimozalar kaldı mendilimde. Mendilim de yoktu ya, kitap aralarında saklardım anıları. Ayraçlar çıktı, kâğıt kıvrımlarından duraklarımızın izleri silindi sayfalardan. Kenarında... Devamı »

Şebnem Kartal Kimdir?

1969 Ankara doğumluyum. 1991 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun oldum. 1995 yılında aynı üniversitede, sosyal psikoloji yüksek lisans programını tamamlayarak psikolojide uzmanlık derecesi aldım. Devamı »

 

Adların esaretinde iki paralel doğru üzerine psiko-politik bir deneme

AHMET DavutOĞLU’nu düşünüyordum. Aklıma rahmetli AHMET BakatOĞLU geldi. Sayın Cumhurbaşkanımızın, kendi oğlu tarafından öldürülmüş büyük dedesi.1 Siyasal tarihimizde zaten çokça var olan AHMET’lerden birinin, Tayyip Erdoğan’ın boşalttığı yeri doldurması, bana mazideki bir yaranın bir nebze olsun kapatılma çabasını düşündürdü. Yine de adlar arasındaki bu benzerliği, mesleki deformasyona bağlı bir “algıda seçicilik” durumu olarak tanımlayıp, “ne tesadüf!” nitelendirmesiyle geçiştirdim.

Sonra “uzun adam” tanımı düştü peşime. 1.83’ten 1.68’lere kadar kısalışın, erkek egemen bir toplum üzerinde nasıl bir algı oluşturacağı konusuna takıldım. İktidar zor bir mevzuu. Umarım bu metraj olarak kısalma konusu bir itibarsızlaştırma, daha da kötüsü bir iktidarsızlaştırma sürecine sebebiyet vermez. Bu potansiyel polemik malzemesine rağmen, Cumhurbaşkanını seçiminden dolayı kutlamak gerektiğini düşünüyorum. Toplumsal bir rahatlamaya, bir nefes almaya ihtiyacımız vardı. Bizim, geçmişin yeri doldurulamayan, o katledilmiş babayı, tarih sahnesinde yeniden canlandırmamız gerekiyordu. AHMET DAVUTOĞLU için herkes, seçilmiş, onanmış, kutsanmış sıfatlarını sıralayadursun, o, bu BİLİNÇDIŞI SENARYONUN çok önemli bir aktörü. Tek rolü “ölü bir babayı yaşatmak” değil elbette, aynı zamanda BABA-OĞUL rekabeti nedeniyle de mutlaka ve kat’a bir oğlun gölgesinde kalası bir baba olmalı kendisi (bkz. Oedipius Kompleks, Sigmund Freud).

Osmanlıca ve erkçe ifade etmek gerekirse, babanın, katline ferman yazamayacak kadar “kısa adam” tanımlamasına uygun, iyi niyetli görüntüsü veren, sempatik, romantik, güler yüzlü ve yeterliliği, etkinliği sorgulanan biri olmalıydı. Bizim tam da böyle bir başbabaya ihtiyacımız vardı, bu yüzden ve çok şükür biraz dindik.

Düşünün, ya başbakanımız Abdullah Gül olsaydı? Rekabet kavgasının dibini boylardık. Fakat şimdi Cumhurbaşkanı, ENSESİNDEN KAVRAYABİLECEK EBATTA BİR BAŞBAKAN seçti kendine. Kimin boyunun daha uzun olduğu ekranlardan bile rahatlıkla görünebildiği için, mezuralaşma ihtiyacı da ortadan kalktı. Zihnimde, “GÜLEN ADAM” koydum Davutoğlu’nun adını. Yüzüne bakarak, sevinç ve mutluluk dışında, herhangi başka bir duygusu olabileceğine dair bir okuma yapmak mümkün değil. Neye gülüyor bilmiyorum, ama gülüyor. Allah ağlatmasın ne diyeyim…

Bir sabah “Medya Mahalle”sinde, sevgili Ayşenur Arslan, Sayın Bülent Arınç’tan söz ederken, “Ağlaması konusunda ne düşünüyorsunuz?” diye sordu. Konuğu Gürsel Tekin. “Valla bilemiyorum ki,” dedi Tekin, tekinsiz bir adamdan söz edercesine temkinli. “O hep ağlar malumunuz, ama bu sefer niye ağlıyor; Erdoğan geliyor diye mi ağlıyor, gidiyor diye mi ağlıyor, hislenip, o giderse ben gelirim hayırlısıyla diye mi ağlıyor, anlamadım ki,” dedi. Aynı mantıkla ben de Davutoğlu’nun neden güldüğünü anlayamıyorum. “Gülen adam” beni geçmişte yazdığım birkaç dizeye götürüyor. “Sürekli gülümseyen birine ne kadar güvenebilirsiniz? Mutlu olunca gülümser, onaylayınca gülümser, kızarken gülümser, öfkelenince, alay edince, aşağılayınca… O hep gülümser…”

“Ve inanın kimsenin gülüşü onunki kadar güvenilmez değildir.”2

Postallı provokatör tadında bir arabulucu!

Geçenlerde sosyal medyada bir tartışmaya konuk oldum; arabuluculuk yaptığını söyleyen birinin, Davutoğlu’nun uluslararası arenada çok başarılı bir arabulucu olduğuna dair herkesi ikna etmeye çalışan bir ifadesini okudum. Yazışmalarda neyle neyin arasını, kimle kimin arasını bulduğuna dair bir referansa rastlayamasam da, Davutoğlu’nun, en azından arabozuculuk yapamayacak kadar gülen bir adam olduğunu düşünüyorum. Bu tanımı yapan kişinin herkesle kafa bulduğuna bahse girebilirim ama… Zira ayinesi iştir kişinin… Herhangi bir uyuşmazlığı, anlaşmazlığı ortadan kaldırmak şöyle dursun, hiçbir mesajında uzlaşmaya dair bir ifadenin yer almadığı, tek kelimeyle tam bir arabozucu, her bir POSTU, üstüne POST atıp örtülesi bir “POSTALLI PROVAKATÖR” hanımefendi kendisi. Böyle durumlarda “Bozacının şahidi şıracı” derler ki, bu söz buraya “cuk” diye oturmuyor. Davutoğlu’nu, bu arabulucu kişiye otuz bin defa yeğlerim.

İki paralel doğru birbirinden nasıl ayrılır?

Adların esaretinde düşünmeye devam ediyorum. Gülen adamlar sıralanıyor ardı arkasına. FethULLAH GÜLen ve AbdULLAH GÜL. Yine ne tesadüf! Hayrünisa Hanım’ı susturmasalar, araya ikinci bir paralel yapı girecek diye endişe ediyorum. Bütün bu adsal ve yapısal paralellikler beni iki noktaya götürüyor;

1) Ruhsallık ekseninde baktığımızda, yapısal paralellik, KARDEŞLİK, YOLDAŞLIK anlamlarına geliyor bence. Hadi birlikte düşünelim; birbirine paralel iki doğruyu hayal ettiğimizde, onların halen kardeş doğrular olduğunu hemen fark etmez miyiz? Demek ki paralellik, yolların gerçekte ayrılmadığına ve ayrılamayacağına işaret ediyor. Etle tırnak gibi… Öyleyse bütün bu olan biten, bir KARDEŞ REKABETİNİ mi çağrıştırıyor acaba? Ya da toplumsal tarihimizde sıkça rastladığımız ÖZLÜK ÜVEYLİK durumunu?

2) Adsal paralellikler de, yine geçmiş bir senaryonun tekrarı anlamında ele alınabilir. İçine doğduğumuz dünya, toplum, çevre ve aile bize bir rol biçer. İstesek de, istemesek de bu rolü oynarız. Sonra bir bakmışız ki, geçmişteki bir atanın, ananın TAKLİDİ, onun KURTARICISI, onun İNTİKAMCISI, ona RAĞMEN, ona KARŞIT ama her şekilde ONUN EKSENİNDE BİR KİMLİK haline dönüşmüşüz.

Hayata ruhsallık penceresinden bakınca, insan bir tesadüfün asla söz konusu olamayacağını anlıyor. Tarihin tekerrürden ibaret olduğu savı da, hikâyelerimizin tekrar edişine bir atıfta bulunuyor. Hayatlarımızın, BİLİNÇDIŞIMIZIN ESARETİNDE BİR SAHNEDE, bol hatalı, bol patavatsız provalardan ibaret olduğunu gösteriyor.

Neyimiz, kimimiz olursa olsun, neden bir başkasının yaşadığı hayatın tarifi, telafisi ya da herhangi bir şeyi olmak zorunda kalalım ki? Neden sürekli bir müsvedde, bir eskiz olarak sürdürelim hayatlarımızı? Kader gibi yakamıza yapışan bu adsal, yapısal, tarihsel esaretten kurtulmanın tek yolu, geçmişimizle ayrışabilmek, bağımlılık yerine bağlılıkla birlik, beraberlik duygusu yaşayabilmek ve kendi ruhsallığımızı keşfedebilmektir. Bu keşif, belki bir ömür kadar kısa, belki de birkaç ömür kadar uzun olabilir. Fakat bireysel ve toplumsal kurtuluşumuzun tek çaresi olduğundan, onun adına harcanan tüm zamanları ve emekleri hak eder.

“Aslında hayat,

Dinler tarihinden uzun,

Ölmekten kısa,

Ve rüyalarda olup biten her şeyden de daha tuhaftır.”3

Referanslar

1. Dr. Cemal Dindar, 2007, Tayyip Erdoğan’ın Psikobiyografisi.

2. Şebnem Kartal, 2012, Sarı Sıcak Bir Yolculuk

3. Prof. Dr. İnsaf Yıldırım, 2014

Sevgili okuyucuya not:

Bu yazı,

- Bir Kimlik Karmaşası; Mazlum mu, Zalim mi?

- Memet Meselesi, Memleket Meselesi

- Siyasal Bir Linç Girişimi; Kod Adı; Memet Ali Alabora başlıklı yazılarla devam edecektir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>