Sarı Sıcak Bir Yolculuk

Sarı Sıcak Bir Yolculuk, geçmişin karanlığında, fotoğraflar, rüyalar ve anılar içinde, kendi gerçeğini ve kimliğini arayan bir kadının içsel yolculuğunun hikayesi... Devamı »

Kağıt Kayıklar

“Bir geldim erguvanlar, bir döndüm mimozalar kaldı mendilimde. Mendilim de yoktu ya, kitap aralarında saklardım anıları. Ayraçlar çıktı, kâğıt kıvrımlarından duraklarımızın izleri silindi sayfalardan. Kenarında... Devamı »

Şebnem Kartal Kimdir?

1969 Ankara doğumluyum. 1991 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun oldum. 1995 yılında aynı üniversitede, sosyal psikoloji yüksek lisans programını tamamlayarak psikolojide uzmanlık derecesi aldım. Devamı »

 

“Asılacak Kadın” Üzerine Psikanalitik Yorumlar

20130103-17011458

“Birkaç ay önce kamuoyunu haftalarca meşgul eden ve halk arasında ‘Yalı Cinayeti’ olarak adlandırılan dava dün sonuçlanmış ve sanıklardan Melek Ebruzade idama, suç ortağı Yalçın Özveren ise ömür boyu hapse mahkûm olmuşlardır.”

Pınar Kür’ün “Asılacak Kadın” adlı romanı bu cümleyle başlar. Kadının ezilmişliğini, çaresizliğini, erkeğin baskısı altında sömürülüşünü anlatan kitap, ilk baskısının yapıldığı 1979 yılından bu yana yüz binler tarafından okunmuş bir eser. Filme uyarlanan roman, milyonlar tarafından izlenmiş çarpıcı ve gerçek bir hikâyeyi anlatmaktadır.

Roman, Melek adlı genç kızın, üvey babası tarafından hizmetçilik yapmak üzere verildiği bir yalıda, zengin, yaşlı ve iktidarsız bir adamın, cinsel arzularını doyurmak için kullandığı bir seks kölesi haline getirilişini konu alır. Cinsel arzuları tahrik ettiği, ar ve hayâ duygularını incittiği iddiasıyla, muzır yasası gereği “müstehcen” bulunan kitap, yasaklanarak toplatılır.

Dava sonucunun aktarıldığı bir haberle başlayan hikâye, yıllar sonra âdeta romanın sınırlarının dışına taşar ve yazarı da içine alır. Tıpkı roman kahramanı gibi, yazar da işlemediği bir suçtan mahkûm edilmek istenmektedir. Pınar Kür’ün 1988 yılında İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi’ne sunduğu savunma metni, kitabın son sayfalarındaki yerini alır. Melek’in mahkûmiyetiyle başlayan roman, onun hikâyesini kaleme alan Pınar Kür’ün savunmasıyla son bulur.

Yalnızca roman kahramanı değil, onun hikâyesi de idama mahkûm edilmiştir. Ne tesadüftür ki, yıllarca okunmuş ve okunacak bir hikâye ile tecelli bulmak isteyen adaletin önü, yine bir adlî süreç ile tıkanmak istenmiştir. Melek iki kez idama mahkûm edilmiş bir kadındır artık. İlkinde bedeni, ikincisinde hikâyesi cezalandırılır.

Yaygın bir inkâr etme geleneği olan toplumun yargıda görev alan bireyleri, yine ve yeniden suçluları değil, suçları ortadan kaldırarak kamu vicdanını rahatlatmanın telaşına düşmüşlerdir. Bir adaletsizlik hikâyesinin izleri, benzer bir adaletsizlikle yok edilmeye çalışılmıştır.

“Tık. Kalem kırıldı. Gözünü kırpmadı.” Melek’i idama mahkûm eden mahkemenin yargıcı, Faik İrfan Elverir’in bir gece yarısı düşünmelerinde sıklıkla geçer bu cümle. Burada Faik “Gözünü kırpmadı,” derken, Melek’i, yani sanığı kast etmektedir. Yazar, trajik yaşantıları nedeniyle bir nesneye dönüşmüş olan Melek’in ruhsal durumunu ifade etmek için yazmıştır bu sözü. Fakat bu söz aynı zamanda, gözünü kırpmadan kalemini kıran yargıç için de geçerli olabilir. Sanık için umarsızlığa ya da meydan okumaya, yargıç için ise acımasızlığa işaret eder. Diğer taraftan, tekrarlanan bu söz, hikâyenin, yazarı içine alışının başka bir göstergesidir. Melek’in aklanmasını sağlayacak tek silah, onun hikâyesini yazan yazarın kalemidir. Romanda geçen “tık” sesi, bu kez yargıcın değil, yazarın kaleminden gelmektedir. Kitabın yasaklanmasının altındaki sebep müstehcenlik midir gerçekten? Yoksa ruhsal anlamda yaşadığı sorunlar nedeniyle, Melek’i, kendi hayatındaki “kötü” kadın karakterlerle özdeşleştiren bir yargıcın yanlış karar vererek, suçsuz bir insanı idama mahkûm edişinin gizlenmesi arzusu da var mıdır altında? Üstelik kitabın tek hukukçusu, yaşamı boyunca hırsızlık ve sahtekârlık yapmış olan Faik değildir. Yargıcın, çocukluğunda model aldığı, yoksul bir semtte insanları suiistimal ederek avukatlık yapan, başka bir karakter daha vardır. Hukukçuların ve kararlarının sorgulanıp yargılandığı bir hikâyenin ortada dolaşması toplumun adalete güveninin sarsılmasına neden olabilir. Pınar Kür’ün, savunmasında değinmediği politik nedenlerden biri de budur belki!

Faik: Kadın Düşmanı Bir Yargıç

Roman, kadının trajedisine odaklanmış olsa da, erkeğin olumsuz yaşantılarına da samimiyet ve içtenlikle yer veriyor. Faik’i salt kadın düşmanı bir yargıç olarak ele almanın ötesinde, onu kendi travmatik yaşantılarının zalime dönüştürdüğü bir kurban olarak değerlendirmek de mümkün. Yargıç, yoksulluk ve yoksunlukla geçen bir çocukluğun, ötekileştirilmenin, sevgisizliğin ve reddedilişin ortaya çıkardığı zavallı bir erkektir. Geçmişindeki erkekleri masumlaştırmasının altında yatan neden de onlarla özdeşim kurmasıdır; kendisi de onlardan biridir.

Eşi, annesi, kız kardeşleri, hoşlandığı kadınlar ve arkadaşı Ercan’ın annesi de dâhil olmak üzere tanıdığı bütün kadınları ahlâksız ve seks düşkünü olarak tanımlar. Annesi başta olmak üzere pek çok kadından bahsederken “pis” sözcüğünü kullanır. “Tık. Kalem kırıldı. Gözünü kırpmadı.” sözü “Sanki kokumu duyuyor,” diye devam eder. Çocukluğunda, kötü koktuğu için aşağılanmıştır. Her nedense bu kötü kokunun sebebi annesinin onlara yeterince temiz bakamamış olmasıdır. Bütün gün başkalarının evinde temizlikçilik yaparak para kazanmaya çalışan anne, yoksulluktan, pislikten ve çaresizlikten sorumlu tutulan tek kişidir. Yazar, Faik’in babasını çalıştığı inşaatta öldürmüş, böylece yarattığı karaktere, kendisini aklamanın yolunu iyice açmıştır.

Aslında “koku” öfkenin ve nefretin simgesidir. Kötü duygularını etrafa yaymaktır pis kokmak. Sıçramak, sıçratmak, kinini akıtmak, nüfuz etmektir. Herkese karşı duyduğu nefretin en büyük kaynağı da kendisine duyduğu öfkedir. Onu istemeyen, reddeden tüm diğerleri gibi o da kendine öfkelidir.

Melek’i, hizmetçilik yapan pis annesiyle, çocuk yaşta aşığı olan kardeşi ve kendisini aldatan karısı Nihal’le özdeşleştirir. Eşinden alamadığı intikamı Melek’ten almak ister. En çok da Nihal gibi kendisini hiçe sayan, gözünü kırpmadan meydan okuyan ve sanki ona dair bütün pisliklerin farkındaymışçasına “kokusunu duyan” o kadından bir an önce kurtulmak ister. İzlerini bir türlü silemediği suçları Melek tarafından algılanıyormuş gibi korkar. Bu paranoid düşüncelerden kurtulmanın da bir yoludur Melek’i asmak. Korkularını, suçluluk ve intikam duygularını onu ortadan kaldırarak temizlemek arzusundadır. Bir kurban üzerinden tüm suçların aklanması durumu sık rastlanır bir durumdur ve çoğunlukla altında bu tip dinamikler yatar.

Melek: Mazoşist Düşlemleri Olan Nevrotik Bir Kadın

Melek, “zengin ve yaşlı bir adamı baştan çıkaran kadın” kalıp yargısının çok uzağında, köleleştirilmiş bir nesnedir. Okuyucu kitabın sonunda bunu yüreğinin en derininde hisseder. Keder, acıma duygusu, öfke… Ve hepsinden daha güçlü olan, öğrenilmiş çaresizlik. Şunu sormadan edemiyor insan; hiç kurtuluş yok muydu gerçekten? Melek Hüsrev’e mecbur muydu?

Kendi ruhsallığı içerisinde değerlendirdiğimizde; evet, mecburdu. Fakat gerçeklik çerçevesinde ele aldığımızda; hayır, değildi. Bağımlı ve mazoşist düşlemleri olan nevrotik bir kadın olmasaydı, Hüsrev’den kurtulması mümkün olabilirdi. Şikâyet etmedi, polise gitmedi, yalıda çalışan diğer hizmetlilerden yardım istemedi, Yalçın’ın onu kurtarma tekliflerine yanıt vermedi ve birkaç kere dışında onunla birlikte olan adamlara karşı hiç direnmedi. Bütün bunlar onun aleyhinde kullanıldı. Belki de Melek’in asılmasından daha korkunç olan şey budur; doğumu ile ölümü arasında yaşadığı o büyük ve derin çaresizlik!

Kadınlığın, hayatın her alanında ve cinsel anlamda aşağılanmak olduğunu annesinden öğrenmiştir. Annesi gibi ezilmeyi ve şiddete boyun eğmeyi… Melek, tıpkı annesi gibi, zalim bir erkeğin hükmüyle kendinden vazgeçmiştir. Nasıl ki annesi evladının değersiz bir köle ve para kaynağı olarak verilişini kabul ettiyse, Melek de kendisine atfedilen bu anlamı benimsemiş ve çocuk yaşından itibaren kendisi için biçilmiş olan bu role teslim olmuştur. Kısacık hayatı boyunca herkes için “kim ve ne” olduysa, kendisi için de “o” olmuştur.

İlk kadın kuramcı, psikanalist Karen Horney, mazoşist eğilimlerin sadece cinsel bir olgu olmadığını, ilişkilerden ve çatışmalardan kaynaklandığını söyler. Melek, Hüsrev’e bağımlı olarak, onun yörüngesinde yaşayarak, bir şekilde bu ilişkiden ruhsal bir doyum elde etmiştir.

Yaşadığı bütün kayıplar, yoksunluklar onu bu yaşlı ve zalim adama mahkûm eder. Önce babasını, sonra dedesini, annesini, kardeşlerini, hatta ne kadar kötü olursa olsun üvey babasını kaybetmiştir. Sevgiyi ve ilgiyi yitirme korkusuyla ona bağımlı hale gelir. Hüsrev onu eve hapsetmiş midir gerçekten? Yoksa biraz da bu bağımlılıktan mı kaynaklanır Melek’in hapisliği?

Bütün yaşadıkları içinde Melek için en acı gerçek, onun Hüsrev’i seviyor olma ihtimalidir! Baba ve dede özlemiyle kabul etmiştir, Hüsrev’in koruyuculuğunu… Onu üvey babası gibi güçlü ve sağlam bulur. Onun için er kişi, baskı yapan, şiddet uygulayandır. Bir kadını koruma işini de ancak böyle bir adam üstlenebilir. Bu sebeple kendisini kurtarma teklifi yapan Yalçın’ı reddeder. Zalim olana bağlanma sürecinin başlangıç noktasında bu gibi duygu ve düşüncelerin yatması olası bir durumdur.

Bahçedeki ağacın altı Melek’in dedesiyle buluşma yeridir. Ağacın altındayken bir uyku çöker üstüne, sıcak ve yumuşak bir döşekteymiş gibi hisseder kendini, çok eskilerde duyduğu bir türkünün sözleri gelir aklına. “Başka ihtiyar girmiş koynuma başımı okşar, kimdir ki o ihtiyar,” der. Bir süre sonra fark eder o ihtiyarın dedesi olduğunu. Aslında Melek Hüsrev’de, çocukluğunda kendisini koruyan, onu kucağına alıp okşayan dedesini aramaktadır. Bu yüzden başlangıçta onun yaklaşımını ve okşamalarını yadırgamaz.

Yalçın’ın onu öldürmesi fikrine, ikiz kardeşlerinin, kedi yavrularının ve evin büyük hanımının öldürülmesi düşüncesinden daha uzaktır. Tek sebebi, Hüsrev’in gücü müdür acaba, yoksa biraz da onu yaşatma arzusu mudur? Yeri, yurdu, gidecek yolu kalmamıştır, üvey babası ondan daha az zalim değildir. Zaten annesi de, üvey babası da Melek’i istemez. Hayatta kendisini yanında tutmak isteyen, onu bırakmayan, sokağa atmayan tek kişidir Hüsrev. Bütün çektiklerine rağmen, onu da tıpkı dedesi gibi kaybetmek istememesi, yaşadıklarına rıza göstermesi gibi algılanır.

Romanda dede ve Hüsrev’in özdeşimi, Yalçın’ın onu, Melek’in uzandığı ağacın altına gömmesiyle son bulur. Yalçın açısından bakıldığında ağaç, sevdiği kızın bahçede oturmaktan keyif aldığı ve onu görebildiği yerdir, hayatlarını mahveden adamdan intikamını alır ve onu oraya gömer. Yine de öylesine geniş bir bahçede yazarın o ağacı seçmemiş olmasını isterdim. Melek’in sevdiği tek adamla, dedesiyle buluşma noktasıdır o ağacın altı. Gölgesinde mevsimler boyu oturmak istediği, huzur bulduğu tek alandır. Neden iyi hatıraların üzerine, kötü hatıralar gömülmek istenmiştir o ağacın altına? Bunun cevabı büyük olasılıkla, Melek’le dedesi arasındaki ilişkinin içinde gizlidir! Fakat bu ilişkiye dair bildiklerimiz, roman kahramanı tarafından hayal meyal hatırlanan bir türkünün sözlerinden yaptığımız çıkarsamalar olduğu için yorumlarımız da konuya ilişkin soru sormanın ötesine geçemiyor maalesef.

Melek’e dair son bir yorumum da, adıyla ilgili. Yazar, yargıç tarafından şeytan gibi görülen bu kadının adını Melek koymuştur. Kısacık hayatında o kadar çok çeker ve öylesine kurban rolüne büründürülür ki, bu adı sonuna kadar hak eder. Bir seks kölesine dönüştürülmüş bu kadını aklama arzusu da yatabilir ismin tercih edilmesinin altında. Bir melek kadar masumluk atfedilir. Başka bir adı olsaydı da aynı derecede masum olabilirdi, tabii. Bir cinsiyetsizleştirme ya da çocuksulaştırma gereksinimiyle seçilmiş olabileceğini düşünüyorum ismin, fakat bunun nedenini anlayamıyorum. Keşke daha kadınsı bir ismi olsaydı, hatta biraz daha cilveli bir kız olsaydı ve yine de, adı Melek olduğu zamanki kadar suçsuz ve masum olsaydı. Zira cilveli, çekici ve dişiliği ön planda olan kadınlar da masumdur malûm!

Gerçi Melek de bir melek değildir. Annesinin ikiz bebelerini öldürmek, kendisine muhtaç olan hanımının yüzünü cırmalamak isteyen de odur. Mal sahibi Neriman Hanım, kedinin yavrularını kovanın içinde getirdiğinde onları boğan kız çocuğu da Melek’tir. Kitapta bu satırların geçtiği bölümleri okurken insan kendini şunu düşünmekten alıkoyamıyor; acaba Faik gibi eline imkân geçmiş olsaydı, Melek de onun gibi inisiyatifini zayıf ve güçsüz olanların aleyhine kullanan birine dönüşebilir miydi? Hayatın pek çok sahnesinde olduğu gibi yine zalimle kurbanın birbirine dönüşebilirliği arasındaki ince çizgi burada da belirmektedir.

Hüsrev: İntikam Peşinde Bir Zalim

Yazar Hüsrev’i hiç konuşturmamıştır. Kitapta onun için ayrılmış bir bölüm yoktur. Onun hayatta zulmüyle yeterince yer işgal ettiğini ve söz hakkını sonuna kadar kullandığını düşünmüştür belki de. Ben yine de yazımda kısa bir bölüm ayırmak istiyorum ona. Unutamadığı bir Fransız kadına, Josette’e bağımlılığı Melek’te onu yaşatma çabasına yol açar. Onun annesi de kitaptaki diğer kadınlar gibi, ahlâksızdır. Aslında bu da kitaptaki zalim erkek karakterleri aklamaya çalışmak değil midir? Annesinin, eniştesiyle ilişkisini biliyor muydu, Hüsrev? Kadın düşmanlığı bundan mı kaynaklandı? O ilk gece Melek’i zorla annesinin yatağına götürttü, ona orada tecavüz ettirdi, o odada kırbaçlattırdı. Hüsrev’in annesi eniştesiyle beraber olmasaydı ve Hüsrev yine de böyle zalim olsaydı, her kötü durumdan kadınları suçlayanlar bu hikâyede bu adamı nasıl koruyabilirlerdi acaba? Hüsrev’in Hüsrev olması için, sevgisiz ve yasak ilişkiye giren bir annesinin olması şart mıydı gerçekten?

Yazarın, böyle bir romanda bu kadar kötü anneye yer vermesi ilgi çekici. Sadece Hüsrev’in annesi değil, Melek’in annesinin de eşini âşığıyla aldattığı ve hatta onu sevgilisine öldürttüğü konusu geçiyor kısaca. Sanki annesinin işlediği bir suçun cezasını çekiyor Melek; âşığıyla bir olup eşini, yani Hüsrev’i öldürdüğü iddia ediliyor. Melek’in annesi de, Hüsrev’in annesi de iyi ve sevgi dolu anneler olabilirlerdi ve sonuç yine de değişmeyebilirdi.

Aynı şekilde, yargıç Faik’in eşi de sevgisiz ve aldatan bir kadın. Faik’in arkadaşı Ercan’ın annesi de öyle. Hepsi cinselliğe düşkün, baştan çıkaran ve oğullarına karşı ilgisiz ve kötü davranan kadınlar. Aslında Faik’in annesi ve kız kardeşlerine biçtiği rollerde de baştan çıkaran ahlâksız kadınları görüyoruz. Bu durum, Faik’in paranoid düşüncelerinin bir eseri olarak algılanıyor ilk bölümde. Faik annesini ve kız kardeşini yasak ilişki ya da tecavüz sahneleriyle de düşleyen bir adam. Kız kardeşi Rukiye’yi ve annesini cinsel bir nesneye dönüştürmenin ötesinde, onlarla birlikte olduğunu düşlediği olası âşıkları ile de özdeşim kuruyor âdeta. Diğer kardeşiyle ilgili böyle bir suçlama getirmiyor, çünkü o erken yaşta ölüyor. Ama yaşasaydı o da aynı durumda olurdu diye de bir iddiası var. Kitapta yasak ilişkisi olmayan tek kadın Elmas Kalfa, o da yine sevgisiz ve ruhsuz bir karakter. Üstelik yaşadığı evde sürekli tacize uğrayan zavallı Melek’in cinsel anlamda sömürülmesine göz yumuyor ve mahkemede yalan söyleyerek ona iftira atıyor.

Kadın sömürüsünün bu kadar çarpıcı bir şekilde anlatıldığı bu müthiş eserde, yazarın arka planda neden bu kadar sıklıkla ve ısrarla “sevgisiz anne” temasını kullandığını anlamakta güçlük çekiyorum. Kitap, karakterlere ve davranışlarına psikopatolojik bir açıklama getirmeye çalışıyor ve bu konuda da oldukça başarılı. Sadece bunun hep “kötü anne” imgesi üzerinden yapılıyor olması ilgi çekici. Tüm karakterlerin babalarına dair daha fazla bilgi sahibi olmaya ihtiyacımız var; psikopatolojik durumlarda baba imgesi de önemlidir. Kitapta “kötü anne” imgesi üzerine yoğunlaşma, bana, kadının başına gelen her kötü şeyden yine bir kadının sorumlu tutulduğu tüm zamanları ve durumları hatırlatıyor. Toplumumuzda bir yargıdan ziyade âdeta bir yazgıya dönüşmüş olan bu bakış açısı, belki de bu haksızlığa karşı mücadele eden bizim gibi kadınların da bilinçaltını esir almış olabilir!

Hüsrev’in annesiyle ilgili fantezilerine göz attığımızda, zaman zaman annesinin kıyafetlerini giydirdiği ve onun yatağında tecavüz ettirdiği Melek’i görüyoruz. Acaba, Hüsrev annesine duyduğu yasak aşk nedeniyle mi yapıyordu tüm bunları? Melek ve onunla birlikte olan tüm erkekleri, sanki çocukluğunda kendisinin dâhil olamadığı, anne ve babasının birlikte olduğu o ilk sahneyi yeniden yaşamak için mi izliyordu? Bu durumda Hüsrev, Freud’un ortaya koyduğu Oedipus kompleksi, ödipal yalnızlığı yaşamaktadır. Onları izlerken Melek’e hiç dokunmaz, hiç eyleme geçmez; bu da temel yasağa, yani enseste gönderme yapmaktadır. Melek onun için, sadece büyük bir aşkla bağlı olduğu Josette’i değil, aynı zamanda kendisine yasak olan anneyi de ifade ediyor olabilir.

Yalçın: Bir Sözde Kurtarıcı

“Kimi zaman ikisini aynı anda görüyorum: Ak ipekli entari içindeki peri kızı ile koyu renkli kimononun önünü açan ağzı boyalı Melek…” Yalçın da, tüm diğer erkekler gibi kadını, cinselliği olan bir insan olarak kabul etmekte güçlük çekiyor. Cinselliği ve baştan çıkarıcılığı ön plana çıkan kadını hem arzuluyor, hem de onu “kötü” olarak nitelendirmekten vazgeçemiyor. Yalçın, Melek’i çiçeğe benzetiyor, kitabın sonunda ise onu kara bir gül olarak nitelendiriyor. Melek onun çocukluğunda âşık olduğu o masum çiçek kız değildir artık, kirlenmiş ve solmuştur. Yalçın’ın bu cinayeti salt sevdiği kadını kurtarmak için işlediği ne malûm? Acaba masumiyetini yitirmiş o kızdan intikam almak için mi öldürmüştür Hüsrev’i? Melek yalnızca onun olmadığı için, onu reddettiği için kızgındır. Diğer erkeklerle birlikteliğine engel olamadığı için kıskançlık yüzünden de öldürmüş olabilir Hüsrev’i. Ayrıca, Melek’in bu zalim adama bağımlılığının farkında değil miydi? Ya da onun ölümünün bir şekilde bu kadının da sonu olacağını algılayamıyor muydu? Gerçekte öldürmek istediği Hüsrev miydi, yoksa Melek mi?

Bir insanı, bir sistemin içinden çıkarmak, o sisteme karşı direnmekle başlar. Direniş için de önce o çarkın dişlisi olmayı reddetmek gerekir. Bu nedenle Yalçın, Melek’e, en az Hüsrev ve Faik kadar zulmetmiş görünüyor. Sanıyorum Melek de aynı fikirdeydi ve kendisiyle Hüsrev’in gözü önünde birlikte olmaktan hiç çekinmeyen Yalçın’ı bir kurtarıcı olarak göremedi. Bazı davranışlar, bütün iyi niyetleri gölgeliyor maalesef. Bu genç adam Melek’e onu sevdiğini ve onu kurtarmak istediğini defalarca söylemiş olsa da, sevdiği kız için Hüsrev’den daha koruyucu biri olamamıştır. O bir kurtarıcı değil, Melek’in tecavüzcülerinden biridir.

Yalçın’ın Melek’e ilişkin duygularının karmaşıklığına dair pek çok ifadesi var. Örneğin sevişmelerini tarif ederken, “Sonunda çok derin, çok karanlık bir kuyuya düşercesine, başımı sanki iki yana çarpa çarpa yuvarlanışımı hatırlıyorum,” der. Melek’in dudaklarını, “Kalemle çizilmişçesine düzgün, kıpkızıl bir ağız, sonra kalın etli dudaklara döner, kızıllık yayılır,” diye anlatır. Bir bölümde ise insan yiyen çiçeklerden söz eder. Bütün bu ifadeler “yutulma korkusu” konusuna gönderme yapmaktadır.

Kitabın en çarpıcı ve dikkat çeken yanı, çok sık karşılaştığımız ensestiyöz bir temanın varlığıdır. Faik’in ve Hüsrev’in anneleriyle ilişkilerinden, Melek’in dedesiyle ilişkisine kadar pek çok noktada bu tema karşımıza çıkar. Belki de Yalçın’ın bu cinayeti işlemekteki temel güdüsü budur; tüm hikâyeye damgasını vuran ensestiyöz tema, Hüsrev’in, yani yasak ilişkiye giren babanın ölümüyle ortadan kaldırılır!

Uzman Psikolog

Şebnem Kartal

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>