Nasıl Başladım?

sebnem_kartal_1

Edebiyata olan ilgim, mesleki seçimim ve çalışmalarımla benzer bir paralellik gösterdi; iki alanın birbirinden ayrılmazlığını çok erken yaşlarda keşfetmiş olmalıyım ki, lise yıllarının hemen başında okul dergisinin psikoloji ve edebiyat sayfalarının editörlüğünü yapıyordum. İlk şiirim, on altı yaşımda bir gençlik dergisinde yayınlandı. Aynı yıl bir edebiyat yarışmasında Türkiye üçüncüsü oldum. Bu şekilde çıktığım edebiyat yolculuğuna, çok çeşitli dergilerde yayımlanan öykü ve denemelerimle bu güne kadar devam ettim.

Okuma yazma öğrendiğim günden itibaren içime giren “Yazı Perisi”nden hiçbir zaman kurtulamayacağımı, fakat onunla bir şekilde başa çıkabileceğimi anladım. Birlikte iyi zaman geçirebilir, üretebilir ve üstelik çok mutlu olabilirdik. Şu ana kadar bunu başardık, bundan sonra da ilişkimizin iyi gideceğini ümit ediyorum.

İlk satırlar Ece ajandasına düştü… 1977 yılıydı, yılbaşında babam elime siyah ciltli bir Ece ajandası tutuşturdu ve böylece kara kaplı defterlerle sırdaşlığım başlamış oldu. İlk şiirimi ablama yazdım, ikinciyi öğretmenime ve sonra şehitlere… İlkokul bitene kadar eve gelen bütün amca ve teyzelere o şiiri okumak durumunda kaldım. O yıllarda şiirim gurur vericiydi, ergenlikte utanç verici, şimdi ise düşündürücü!

1977 ajandasında yer alan ilk roman denemem “Talihsiz Ali” oldu. Sanırım bu yüzden babam da ajandayı verdiğine pişman oldu. Zira aylarca, her yeni gelen paragrafı merak ettiği bahanesiyle tüm romanı en baştan okur ve ağlar olmuştu. Bir süre sonra romandan vazgeçtim. Özgün bir eser ortaya koyamamıştım, bir yaz tatilinde Kemalettin Tuğcu’dan fazlaca esinlenmiş olduğumu fark ettim.

Sekiz yaşında başlayan yazı serüvenim hiç hız kesmeden yıllarca devam etti. Ve son Ece ajandamın içinde artık, sevdiğim yazarların büyüleyici sözleri, kitaplarından alıntılar da vardı. Martin Eden, Cevdet Bey ve Oğulları, Benim Üniversitelerim ve Sessiz Ev… Neredeyse çevrelerine kenar süsü yapacak kadar çok sevdim onları. Fakat bir gün bir arkadaşımın ablası defterimi okumak üzere aldı ve son sayfasına kendi şiirini yazdı. İzinsiz! Ajandalarımla böylece vedalaştım.

Şiirim mahpusa düştü… Yukarıda sözünü ettiğim gibi, on altı yaş şiirim o yılların popüler gençlik dergisinde yayımlandı. Tanrım, o nasıl bir mutluluk! Ve nasıl bir kedere dönüştü… Şiirin teması umuttu, “Bir yıldız kayıverdi,” diye başlıyordu. “Çanak çömlek kırıldı” oynadığımız zamanlarda yazdığım basit bir şiir, hepi topu altı dizelik… Fakat o yıllarda siyasi suçtan tutuklu, adını şu an hatırlamadığım yazan çizen bir abinin dikkatini çekmiş işte, benim suçum ne? Onun, beni yüreklendiren mektubuyla okulcak ve ailecek sarsıldık. Abi özetle “aferin çocuk, yazmaya devam et” diyordu. Şiirin altına Şebnem Kartal, Adana Anadolu Lisesi yazmış olduğum için mektup okula geldi. Müdür, hocalar bir telaş, pür telaş… Önce beni, sonra ailemi sorguya çektiler. Sonra annem de onları bu anlamazlıklarından dolayı sorguya çekti. Ailemin arkamdaki o güçlü duruşu bile güvenimin sarsılmasına engel olamamış ki, yirmili yaşların sonuna kadar yazdıklarımı hep ve yalnız kendime sakladım. Fena mı, değil tabii, bu sayede düzeltmeler için epeyce zamanım oldu!

Hayret ede ede büyüdüğümüz bu ülkede herkes gibi ben de alıştım sonra, kanıksadım. Ve nihayet korkunun ecele faydası olmadığı düşüncesini azık torbama atarak yeniden yola koyuldum, böylece çekmecelerde kilitli sözcüklerim yirmili yaşlarımın sonuna doğru tekrar gün ışığına çıkmaya başladı.