Sarı Sıcak Bir Yolculuk

Sarı Sıcak Bir Yolculuk, geçmişin karanlığında, fotoğraflar, rüyalar ve anılar içinde, kendi gerçeğini ve kimliğini arayan bir kadının içsel yolculuğunun hikayesi... Devamı »

Kağıt Kayıklar

“Bir geldim erguvanlar, bir döndüm mimozalar kaldı mendilimde. Mendilim de yoktu ya, kitap aralarında saklardım anıları. Ayraçlar çıktı, kâğıt kıvrımlarından duraklarımızın izleri silindi sayfalardan. Kenarında... Devamı »

Şebnem Kartal Kimdir?

1969 Ankara doğumluyum. 1991 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun oldum. 1995 yılında aynı üniversitede, sosyal psikoloji yüksek lisans programını tamamlayarak psikolojide uzmanlık derecesi aldım. Devamı »

 

Otuzunda Kadın Olmak

portraits_3

Benden sekiz yaş küçük bir kuzucuk var hayatımda. Yirmiye bastığım günden beri her beş yılda bir soruyor; “Nasıl bir duygu?” Her defasında “Müthiş,” diye yanıtlamışım. Kırkıncı doğum günümde “Yok artık,” dedi. İnanılır olmaktan çıktığımı, bundan sonra onun için güvenilir bir rehber olamayacağımı söyledi. Kendimi teselli etmek için böyle söylediğimi düşünüyormuş.

Hayır, Polyannacılık oynamıyorum. Yaş almak güzeldir. Bir miktar beyazlamak, ellerinde ilk yaşlılık lekelerini görmek, eskisi kadar hızlı koşamamak… Kırışmak güzeldir. Bedeninizi fona koyduğunuzda, hayatla ilgili asıl meseleniz o olmaktan çıktığında, bütün bu değişimleri hayal kırıklığı yerine sevinç ve sevgiyle karşılıyorsunuz.

Şimdi kırklarımdayım. Değişiyorum doğru. Bazı eski alışkanlıklar zevk vermiyor artık. Evimi eskisi gibi döşemek istemiyorum, giyimim, kuşamım, rujlarımın rengi bile değişti. Eskiden “Nasıl yani,” dediğim durumlara hayranlıkla bakmaya başladım. Yaş aldıkça, bir çeşit loğusa böcüsü gibi bir şey geliyor kadına galiba; sim basıyor, kristal, çiçekli fincanlar… Porselen yemek takımları, dantel perde zamanlarımız geliyor. Ne yalan söyleyeyim hepsinden çok memnunum. Yaşadığım bütün değişimlerden… En sevdiğim de içimdeki telâşe müdürünün emekli olması. Koşturmuyorum, sakin sakin yürüyorum artık. Günde on iki saat çalışmıyorum. Belki de arkasından koşulacak bir şey olmadığını gördüm…

Kime hangi yaşta geliyor tam olarak bilemiyorum. Bende otuzların başında başladı. Otuz beşinde büyük bir ivme kazandı. Kırkında ise ne olduysa oldu. Adını koyamıyorsunuz, üç beş aylık bir hikâye de değil. “Yaşlanmak” diye tabir edilen, ama bence asıl adı “büyümek” olan bir süreç… Bir nevi şükür çağı gibi… Kabullenmekle paralel, affetmekle kardeş, barışmakla iç içe…

Belki de bu sürecin başlangıcında, müsveddeye çekip durduğumuz hayatı, olduğu haliyle, samimiyetle kucaklayabilmek var. Sonsuz ve sınırsız denemelerin hayat denen şeyin kendisi olduğunu görebilmek var. Silip silip yazmak, bozup bozup yapmak gerekmiyor. Pişmanlıklardan bezgin, en baştan, sil baştan yazmak gerekmiyor kaderimizi. Her denemenin bir dönemeç yarattığını anlamak yetiyor. Geçmişinden ve deneyimlerinden utanmamak… Kendini, yapabildiklerin ve yapamadıklarınla kabullenebilmek… “Ben”i koşulsuz şartsız sevebilmek… Yaşlanmamanın ilk kuralı bu belki de…

İlk genç kızlık yıllarımda “deneme” deyince bir edebiyat türü gelirdi aklıma. Yirmilere gelince “deneme” denemek fiilinin isim halini çağrıştırır oldu. Moliere’in “Denemeler”ini çoktan unutmuştum. Denenecek durumları az biraz denedikten hemen sonra ki, yaş otuzlara dayanmıştı, “deneme” bir türlü bitirip ortaya koyamadığım işlerin taslaklarını düşündürmeye başladı. Otuzların ortasına yaklaşırken uyandım. “Yok,” dedim, “Bütün bu karalamaları yırtıp atmak haksızlık.” Bu insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlık… Olmayı beklerken, olamıyorsunuz. Zaten o kendini beğenmemek, sürekli kendinle ve hayatla kavga etmek hali, çiğ kalmanın ta kendisi. Olmak mümkün mü, onu da bilmiyorum. Ama bence insanın en olgun hali, kendini olduğu gibi kabullendiği hali… Cildi en az kırışanlar ve en fit olanlar değil, olgunlaşanlar genç kalıyor.

“Hediyeyi biraz da paketi gösterir” mantığıyla, küçük süslemelerde, bakım ve onarım işlemlerinde hiçbir sakınca yok elbette. Tam tersi, olgun bir ruhu, mutlu bir yüreği taşıyabilecek güçlü ve sağlıklı bir bedene ihtiyaç var. Ama genç ve güzel görünen bir bedenin de, ona yol gösterecek ve deneyimlerini anlamlandıracak sağlıklı bir ruha ihtiyacı var.

Kendini gerçekleştirmek, hayatla kavganı bitirmek, geçmişin muhasebesini yapmak, gereksiz yüklerden kurtulmak, barışmak, affetmek, hayal kırıklığıyla başa çıkmak… Bütün bunlar yaşadıklarını, deneyimlerini anlamlandırabilmekle mümkün oluyor. Aslında hayat her yaşta anlatıyor. Fakat hepimizin anlayabildiği yaş başka. Yirmi yaşında okuduğunuz bir kitabı, ellisinde okuyunca başka bir tat almak gibi… Kitap aynı, ama bakan göz başka görüyor. Yirmi beşinde çiçeklerin hangi ayda açtığıyla ilgilenmeyebilirsiniz. Ama kırkından sonra, zamanlarını takip eder; erguvanı, mimozayı, mor salkımı arar gözleriniz. Bilirsiniz, menekşe, çuha nisanla gelir… Papatya, kadife mayısla… Hayat her zaman anlatıyor, yeter ki, gözlemleyebilelim. Fakat anlattıkları bizim anlayabildiğimiz kadarla sınırlı kalıyor. Hikâyeleri suçlamamak gerek, şiirleri, çiçekleri, filmleri ve sözcükleri… Bize yalnızca anlayabildiğimiz kadarını anlatırlar.

Hayatın çok ciddi bir mesaj kaygısı var demek yanlış olmaz. Bazen drama, bazen aksiyon, bazen komedilerde rol veriyor bize. Büyük acılarla yoğruluyoruz. Her zaman güldürmüyor. Ama gülebilecek şeyleri bulup çıkarabilmek, kaz ayaklarında botoks etkisi yapıyor. Geçmiş hayal kırıklıklarını gülümseyerek anabilmek, utanç duyduğumuz hatalara omuz silkerek gülebilmek güç kazanmamızı sağlıyor. Yaşarken ve yaş alırken mizah duygusunu kaybetmemek genç kılıyor.

Anlamak, yorumlamak, gözlemlemek ve gülmek kadar üretmek de anti-aging bir süreç. Sadece yaşlanma karşıtı kremler değil, aktif, dinamik ve heyecanlı kalabilmek de önemli bir gençlik iksiri. Çok çalışmak, sanıldığı gibi yıpratmıyor. Kendini tüketircesine olmamak koşuluyla… Hedefler insanların zinde ve genç kalmasını sağlar. Üretmek için mutlaka para kazandıracak bir faaliyet içine girmek şart değil tabii ki. Fotoğraf çekmek, eski bir fuları takıya dönüştürmek, inci kolyeleri bozup yeniden dizmek, anne tariflerinden çıkıp gelen bir bademli kurabiyeyi paketleyerek, nicedir görüşülmeyen eski bir aile dostunu ziyaret etmek… Mutlu ederken mutlu olmak, belki de bizi en canlı tutan durumlardan biridir. Örnekleri çoğaltmak mümkün; bir Japon balığını evlat edinebilirsiniz, hiç tanımadığınız bir çocuğa masal anlatabilirsiniz… Balkonunuzda maydanoz yetiştirebilirsiniz, bahçeniz yoksa bile apartman girişindeki güllerin dibine ektiğiniz bir karpuzun büyümesine tanıklık edebilirsiniz, kekik turşusu kurabilirsiniz ya da boş kavanozları süsleyerek şirin baharatlıklar yapabilirsiniz. Böylece hayatınızın “hiç kalmadı” dediğiniz tadı tuzu yerine gelir. Damak tadınıza hitap eden bir hayat, kırışmanıza engel olur.

Beden, hayatta insanın kendini tek ifade biçimi değil elbette. Fark edilmek için güzel, ışıltı saçmak için genç olmak gerekmez. Zaten asıl mesele, insanın kendi varlığının farkında olması. Bunu iğneler, serumlar ve plates topuyla destekleyebilme imkânımız varsa ne güzel. Fakat fark edilmek ve kalıcı farklar yaratabilmek ancak üretmekle mümkün. Ürettiklerimiz bizim aynamız. Bize kim ve ne olduğumuzu söyleyen yegâne şey izlerimiz. Ve izler kırışıklıklarla ilgilenmiyorlar. Aslına bakarsanız kırışmadan da iz bırakılmıyor. Üretmenin bir bedeli var; zamanı tüketmek. Meyve vermek için olgunlaşmak, olgunlaşmak için yol kat etmek, bunun için de yaş almak gerekiyor. Kırışmadan olgunlaşamayız. Bu yüzden genç görünmeye çalışırken gerçekçi olmak da gerek. Yoksa bütün bu genç kalma arzusu başlı başına bir eziyete, bir soruna, hatta bir hastalığa dönüşebilir. Hayatın bir devinimi var, buna karşı koymak yerine, içine karışarak onunla dans etmeyi bilmek gerek. Dans ederken de, sahnede güvenli, samimi ve kalıcı ayak izleri bırakabiliyorsak yaşlanmak şöyle dursun, ölümsüzleşiyoruz demektir.

Bedenimiz öldüğünde, geride bıraktıklarımız bizi hayatta ve canlı kılıyor. Büyük eserlerin altına imza atabilmek şansına, becerisine ve birikimine sahip olamayabiliriz. Fakat anneannemizden veya babaannemizden geriye kalan bir dantel örtü, ellerinin maharetiyle, emeğiyle, sevgisiyle onu her zaman aramızda ve onu yaptığı yaşındaki kadar genç kılabilir. İzler yüzümüzdeki kırışıklıklarla değil, yürürken yol kenarına bıraktığımız motiflerle ilgileniyor.

Yaşarken nice sevdiğini kaybediyor insan. Kaybettiklerimizi, bizde bıraktıkları iyi ve güzel şeylerle anabiliyorsak, dostlarımız mutlu yaşamış ve hangi yaşta göçmüş olurlarsa olsunlar hep genç öldüler demektir. Esas olan hayatta genç ve güzel görünmekten öte, bıraktığımız izlerle, anılarda genç ve güzel kalabilmektir.

Aslında yaşamak dediğimiz de nedir ki? Nasılsa ölümlü olduğumuz gerçeğini içimizde saklı tutarak… Ne kadar uzun süre attığı mı önemlidir kalbimizin, yoksa içine kaç sevgiyi sığdırdığı mı? Kaç aşkı, kaç sevdayı… Bizi en çok sevdalar genç kılar.

Üretmek, sevmek, iz bırakmak… Ve sorgulamak! Bence insanı değil genç kılmak, hayatta tutmak için bile olmazsa olmazdır. Merak ve sorgu olmasaydı yaşamak için bir nedenimiz olmazdı belki. Lisede bir hocam vardı. “İki çocuk susar,” derdi. “Bir, çok iyi anlayan çocuk, bir de hiçbir şey anlamayan. Hiçbiriniz çok iyi anlayacak kadar bilgili ve akıllı olmadığınıza göre, hiçbiriniz bir şey anlamadınız demektir.” Tekrar tekrar anlatırdı sonra. Ta ki biz konuyu, onunla ilgili bir soru sorabilecek düzeyde anlayana kadar… Biz soruyu hazırlayana kadar ders biter, sorunca da zil çalardı.

Sevgili hocam, şimdi kaç yaşlarındadır acaba? En az altmıştır diye tahmin ediyorum. Henüz çok genç, fakat düşünüyorum da, öğrencilerine böyle anlamlı bir anıyı hediye bırakan hangi hoca yaşlanabilir ki? Bütün tarih bilgilerinden, bütün fizik kurallarından, kimya ve matematik formüllerinden geriye bu kalmış zihnimde. Soru sormayı bilmek gerek! Çünkü soru soramamak, aslında hiçbir şey bilmemek demek! Her şey bir yana, benim için hayatta zinde, genç ve mutlu kalabilmenin olmazsa olmazı budur; zil sesini duymadan, paydos vakti gelmeden soru sorabilmek…

Bu yazıyı zil sesini duymadan hayatı sorgulayabilenlere, hesaplaşıp barışabilenlere, affedenlere, kendini gerçek anlamda ifade edenlere, iz bırakanlara, sevgiyle üretenlere, yani hiç yaşlanmayan ve anılarda genç kalacaklara ithaf ediyorum…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>