Sarı Sıcak Bir Yolculuk

Sarı Sıcak Bir Yolculuk, geçmişin karanlığında, fotoğraflar, rüyalar ve anılar içinde, kendi gerçeğini ve kimliğini arayan bir kadının içsel yolculuğunun hikayesi... Devamı »

Kağıt Kayıklar

“Bir geldim erguvanlar, bir döndüm mimozalar kaldı mendilimde. Mendilim de yoktu ya, kitap aralarında saklardım anıları. Ayraçlar çıktı, kâğıt kıvrımlarından duraklarımızın izleri silindi sayfalardan. Kenarında... Devamı »

Şebnem Kartal Kimdir?

1969 Ankara doğumluyum. 1991 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun oldum. 1995 yılında aynı üniversitede, sosyal psikoloji yüksek lisans programını tamamlayarak psikolojide uzmanlık derecesi aldım. Devamı »

 

Şebnem Kartal: Kâğıt Kayıklar

sebnem_kartal_1

‘İnsan nerede ve nasıl dağıldığını bilemeden, kayıp parçalarını toparlayamıyor’

“Bir geldim erguvanlar, bir döndüm mimozalar kaldı mendilimde. Mendilim de yoktu ya, kitap aralarında saklardım anıları. Ayraçlar çıktı, kâğıt kıvrımlarından duraklarımızın izleri silindi sayfalardan. Kenarında köşesinde dururduk oysa. Bilirdik ne zaman acıktık, ne zaman helâya, ne zaman uykuya gittik. Ne zaman bunaldık, Haydarpaşaya çıktık. Ne vakit geçtik Deniz Otelin önünden, İskele Sokaktan aşağıya ne zaman indik. Ne vakit buluştuk kızlarla muhallebicide. Kâğıt kayıkları ilk ne zaman keşfettik. ” Uzman Psikolog Şebnem Kartal’ın, farklı kesimlerden gelen beş kadın ve beş erkeğin psikoterapi süreçlerini anlattığı Kağıt Kayıklar, farklı insanların izinde, farklı hayatlara kapı açarken; bize de kendimizi keşfetme ve sorgulama olanağı sağlıyor… Akıcı ve şiirsel bir dille yazılan öykülerde kah gençliğinde sistematik işkenceye maruz kalmış bir şairin feryadıyla hayatı sorguluyorsunuz, kah delilik ve dahilik arasında ki o ince çizgide yürüyen bir adamla tanışıyorsunuz. Her bir bölümle bizi başka dünyaların içine çeken kitapta, ruhsal acılarını bedeniyle ifade eden bir kadın, aile baskısına karşı direnen bir alkol bağımlısı bizi bekliyor. Sarı Sıcak Bir Yolculuk romanıyla okurlarını uzun soluklu bir psikoterapi yolcuğuna çıkaran Şebnem Kartal, bu kez kısa öykülerle derinlemesine giriyor hayatlarımıza. Farklı hayatların izini süren Şebnem Kartal ile kitabı ‘Kağıt Kayıklar’ı konuştuk…

sebnem_kartal_1

Psikoterapi öyküleri nasıl oldu da bir kitapta buluştu? Bu fikir nasıl ortaya çıktı?

Edebiyata her zaman ilgi duydum. Okuma yazma öğrendiğimden beri yazmak fikrini ve fiilini hep sevdim. Psikoloji ve edebiyat arasında çok sıkı bir bağ var; her ikisi de insan ruhunun karmaşasını sözcükler aracılığıyla çözmeye çalışıyor. İyi bir psikoterapistin aynı zamanda iyi bir hikâyeci olduğunu düşünüyorum. Terapist insanları dinler ve onlara, hikâyelerini bu kez başrol oyuncusu kendileri olacak şekilde yeniden kurgulama olanağı sağlar. Benim için dinlemek ve okumak, yazmak ve yorumlamak birbiriyle o kadar iç içe geçmiş süreçler ki, onları birbirlerinden ayıramıyorum. Psikolog olmasam da yazardım muhakkak. Fakat yaratım sürecinde mesleki birikim ve deneyimlerimden çok beslendiğimi söyleyebilirim. On beş yılı aşkın bir süredir psikoterapi öyküleri yazıyorum. Büyük bir çoğunluğu dergilerde yayınlandı. Okuyucuların geri bildirimleri sayesinde bundan sonra yazdığım öyküleri kitap haline getirmeye karar verdim. Meslek hayatıma yeni başladığımda, yarı bilimsel makaleler yazıyordum. Bir süre sonra insanların didaktik bir dille ifade edilen sözcüklerden pek de fazla bir kazanım elde edemediğini, okuduklarını içselleştiremediğini fark ettim. Anlayabilmenin en iyi yolu, içinde kendimizi aradığımız hikâyeleri dinlemek sanırım. Kültür olarak da, ciddi bir hikâye geleneğimiz var. Psikolojiye ve psikoterapiye dair olanı daha fazla insana ulaştırabilmenin bir yolu oldu benim için psikoterapi öyküleri yazmak.

Sosyolojik olarak farklı kültürel yapılardan gelen insanları ve öykülerini hangi nedenlerle seçtiniz?
Çalışırken de çok farklı kesimlerden insanlarla bir araya geliyoruz. Bunu öykülerime de taşımak istedim. Ayrıca çoğumuzun, tanımadığımız diğerlerinin de bize benzer hayatlar yaşadığını düşünmek gibi bir yanılgısı var. Birbirimize çok benzeyen ve birbirimizden çok ayrı yönlerimiz var. Bambaşka deneyimlerden aynı öfkeyle, aynı sevinçle çıkabiliyoruz. Buna ilişkin bir farkındalık yaratmak istedim sanıyorum. Üstelik çok farklı hayatlar içinde, okuyucunun kendine dair olanı bulup çıkarması bana keyif veriyor.

Kitabınızı hayatta ve insan kalabilenlere ithaf etmişsiniz. İnsanlığı yitirmeden hayatta kalabilmek neden güçleşti?

“Kâğıt Kayıklar”dan önce, yine 3P Yayıncılıktan çıkan, “Sarı Sıcak Bir Yolculuk” adlı psikoterapi romanımı kaybettiklerimize ithaf etmiştim. Hem ona bir gönderme olması açısından, hem de öyküleri tamamladığım süreçte dünyada ve Türkiye’de yaşanan olaylardan etkilenerek, öyküleri hayatta ve insan kalabilenlere ithaf ettim. İnsanlığı yitirmeden hayatta kalabilmek güçleşti, çünkü sadece güçlüler hayatta kalabiliyor ve maalesef artık insani değerleri ön planda tutmak zayıflık olarak nitelendiriliyor. Sistemler bazı önceliklerimizi değersizleştirerek, erke odaklanmayı buyuruyor çünkü. Tekelciliğin, küreselleşmenin ya da adları her neyse bir takım kavramların itelediği şekle bürünüyor dünya.

Kitabınızda hemen her öyküde rüyalar önemli yer tutuyor. Rüyalar bize ne söylüyor?

Rüyalar, baskıladığımız duygu ve düşüncelerimizin açığa çıkmasını sağlıyor. Toplumsal normlar yüzünden baskıladığımız duygularla ve geçmiş travmalar nedeniyle unuttuğumuz yaşantılarla rüyalar aracılığıyla yüzleşme imkânımız oluyor. Psikoterapide rüyalara dair çağrışımların çalışılması önemli bir yer tutar. Aynı nedenle ben de benzer süreçleri öykülerime taşımaya çalıştım. Zaten hikâyelerimin hepsi danışanın ağzından anlatılmaktadır. Her bir öykü bir psikoterapi seansını aktarır. Dünyadaki diğer psikoterapi kitaplarına dikkat ettiyseniz, hikâyeler her zaman uzmanın ağzından anlatılır. Benim öykülerimde ise danışanın kendi yaşantıları ve ifadeleri esastır. Uzmanın, yani doktor ya da psikologun değil, danışanın anlatımı üzerine kurgulanır hikâye.

“Kâğıt Kayıklar” öyküsü bu ülke tarihinin önemli bir dönemine ve savrulan hayatlara dikkat çekiyor. Bir inanca sımsıkı bağlı olmak, o inanç için mücadele ederken, bir anda kâğıttan kayık gibi yarı yolda sulara gömülmek nasıl bir psikoloji yaratıyor insanda?

“Kâğıt Kayıklar” 1980 ihtilâlinde sistematik işkenceye maruz kalmış bir şairin hikâyesini anlatıyor. Toplumsal yüzleşmeye davetiye çıkaran bir öykü. Aslında onun gözünde kâğıt kayıklar gibi yarı yolda sulara gömülen, yalnızca kendisi ve kendisine benzer diğerleri değil. Öykü kahramanı sistemi sorguluyor, ülkenin tamamını her an batması muhtemel bir kayık gibi görüyor. Direk böyle bir ifadesi olmamakla birlikte, öykünün içinde buna işaret ediyor. Onun için kural koyucu da, uygulayıcı da kendisi gibi bir kurban. Bireysel kayıplardan çok, toplumsal kayıplara, ülkenin içine düştüğü ve hâlen içinden çıkamadığı karanlığa gönderme yapıyor. Eski bir devrimci, fakat “biz bu devrimi bu insanlar için mi yaptık” pişmanlığını taşımıyor. Tek kaygısı da kendisi olmayanı, yani ötekini korumakla ilgili… Öyküde “öteki” terapist olarak çıkıyor karşımıza; yani okuyucu. Bir psikoterapi kitabında okuyucu bir yandan da terapisttir çünkü. Öykü kahramanı, terapisti üzerinden tüm diğerlerine dair endişelerini dile getiriyor. O düşünsel devrimine devam eden bir insan. Söylemek onun eylemini devam ettirdiğini gösteriyor. Dolayısıyla böyle bakıldığında sulara gömülmüş biri gibi durmuyor. O bir “looser” değil! “Looser” olan biziz. Bütün söylemek istediği bu aslında… “Onlar değil, biz kaybettik!” Üstelik adam şair, bir şair ne kadar “looser” olabilir ki? Yazan biri için söylenmiş her sözcük kazanılmış bir savaş gibidir. Belki de tüm bunları söyleyerek onun kaybettiğini inkâr eden benim! Söylenmemiş bir yaşamdansa, yaşanmamış bir söylemi tercih ettiğim için kahramanımı korumaya almış olabilirim.

“Sihirli Sarayın Tatlı Cadısından Bademli Kurabiyenin Kısa Bir Tarifi” öyküsünde kahramanınız şöyle diyor; “Hepsi Bu yüzden… Günahın ne olduğunu bilmemek yüzünden… Helâl ve haram birbirine giriyor. Ne zaman bu kadar karıştılar? Çocukken değil mi? Biz avluda ip atlarken, lastik oynarken… Eteklerimiz savrulup, bacaklarımız göründüğünde…” Muhafazakâr bir ailede büyüyen öykü kahramanı kavramlar arasında kendi yolunu bulmaya çalışırken, o kuşatılmışlıktan çıkmayı nasıl başarabilecek?

Oradan çıkmanın tek yolu insanın kendi doğrusunu bulması… Bunun için bütün öğretileri sunulduğu gibi kabullenmek kadar, olduğu gibi reddetmek de yanlış. Kendi hayatı ve koşullarına uygun, mantığı ve yüreğinin kesiştiği asgarımüşterekte buluşacak kendi doğrularıyla. Düşünecek ve hiç durmadan sorgulayacak. İnsanın soru sormadan herhangi bir kuşatılmışlıktan kurtulabilmesi mümkün değil çünkü.

“Pafta” öyküsünde babasını özleyen bir çocuğun gözyaşlarını yüreğinde hep canlı tutan bir adamın iç hesaplaşmasına tanık oluyoruz. Babasını özleyen çocuklar, sığınacak bir kucaktan yetim kaldıklarında nasıl bir yarayı büyütürler içlerinde? Babadan yoksunluk nasıl etkiler bir çocuğun hayatını?

Bu öyküde babayla hesaplaşma, onun gidişinden çok gidişindeki belirsizliğe yönelik bir öfkeyi barındırıyor içinde. Bir çocuğun kendisi baba olduğunda dahi babasını aradığını görüyoruz. Eğer babası makul bir şekilde gitmiş olsaydı bu yoksunluğu bu derece hissetmeyebilirdi. Baba her zaman tutunacak bir dal olabilir. Ölmüş olsa bile, anılarınıza tutunur, ondan geriye kalanlara sığınırsınız. Yeter ki, baba olmuş kişinin tutulacak bir yeri olsun. Bizi en çok, geri dönüp baktığımızda yanıtını veremediğimiz sorular yaralıyor. Bu hikâyedeki sorun babanın yokluğundan çok, güvenilir, sarsılmaz ve güçlü bir baba imgesinden yoksunluktur.

“Çin Papatyası”nda kahramanınız “Hayatımı çaldılar, ben de arkasından baktım ama artık onu geri istiyorum,” diyor. Hangi nedenle olursa olsun savrulan bir hayata sahip çıkabilmenin sırrı nedir? Hayatla bağını koparan insanlara ne öğütlersiniz?

Savrulan bir hayata sahip çıkabilmenin sırrı onun ilk kez hangi virajda savrulduğunu tespit etmektir galiba. İnsan nerede ve nasıl dağıldığını bilemeden kayıp parçalarını toparlayamıyor. Ayrıca kendi hayatı bırakıldığı yerden toparlanamayacak olan insanlara da bir tavsiyem, savrulan başka bir hayatın toparlanmasına yardımcı olmaya çalışmaları. Kaybedilenin acısını en iyi kazanılanlar dindiriyor çünkü.

“Bir Tıraş Meselesi”nde ölümün soğuk yüzüyle karşılaşan bir çocuğun, yaşadığı iç çelişkileri aile içindeki kopukluktan nasıl zedelendiğine tanık oluyoruz. Öyküdeki Yakup Ender Özcan, karakterini silik ve edilgen yapan koşullardan nasıl sıyrılıp yolunu bulabilecek? Ailesini kaybetme duygusu nasıl bir tahribat yapıyor kişi üzerinde?

Yakup, erken yaşta yaşadığı bir kayıpla sarsılmış bir çocuk. Ailesinden başka birini kaybetme korkusu o kadar yoğun ki, sürekli tedbir alma ve herkesin yaşamını garantileme ihtiyacı duyuyor. Bu nedenle takıntılar geliştiriyor. Bir süre sonra bu takıntıların kendisini kontrol etmeye başladığını görünce yardım almaya karar veriyor. Bu düşünce ve davranışlarının kaynağını bulduğunda bunlardan kurtulacak. Çocukluğundaki travmatik yaşantıların üzerinden geçerken, bir yandan da babasıyla ilişkisini sorgulaması gerekiyor. Onunla ilişkisinin masaya yatırılması, kişilik olarak güçlenmesini sağlayacak.

“Poşet” öyküsündeki anlatıcının ruh halini nasıl tanımlayabiliriz? Nasıl bir ruhsal acı yaşıyor ki sürekli mide bulantısıyla yaşıyor?

İçine aldıklarından kurtulma arzusu onu kusturan. İfade edemediklerini, kabullenemediklerini dışarı atmaya çalışıyor. Yaşadığı ve hazmedemediği her neyse ondan kurtulduğunda artık kusmak zorunda kalmayacak.

“Yakamoz”da yönsüz bir pusula gibi kahramanınız. Öfkesine yenilmemek için çırpınırken, düştüğü çıkmazlardan kurtulabileceği ışığı arıyor… Yakamoz ışıltısı kurtarır mı onu düştüğü girdaptan?

Yakamozda ne bulacağına bağlı… Birine kavuşmak hayaliyle gidiyor yakamozla buluşmaya. O biri, eskiden tüm sorumluluklarını, tüm yüklerini paylaştığı kişi. Onunla buluştuğunda kim bilir ondan neler duyacak. Aralarında geçecek olan diyalog belirleyecek yönünü. O “git” derse gidecek, “kal” derse kalacak. Onunla baş başa kalabildiğinde kendi sesini de duymaya başlayacak çünkü. Bu yüzden onu ilk tanıdığı yere gidiyor. Yakamoza…

“Sarı Soğuk” ait olmadığımız ilişkiler sarmalında, herkesin bir karanlık odası vardır duygusu yaratıyor. Mesele o karanlık odalardan nasıl çıkacağımız da sanırım, ne dersiniz?

“Sarı Soğuk” sosyal sınıf atlamaya çalışan bir iş kadınının öyküsü. Para kazanarak, kariyer sahibi olarak ve belli kurallar çerçevesinde yaşayarak sosyal anlamda bir yere ait olmaya çalışıyor. Geçmişini reddetmenin, ondan kurtulmanın akılcı bir yolu olduğunu düşünüyordu. Terapi sürecinde gördüğü bazı rüyalar sayesinde iç dünyasının karanlık alanlarına giderek çatışmalarını gün yüzüne çıkarıyor.

Kitabın etkileyici öykülerinden biri de “Tanrının Oyunu”… ”Talihsiz ve beklenmez bir tarihtim. Talihsizler üşür.” diyor kahramanınız. Var olmanın dayanılmaz hafifliğini hissetmiş birinin durduğu nokta çok ince bir çizgidir. Yaşamı sonlandırmak, ya da inadına yaşamı seçmek. Hangisini seçiyor kahramanınız bu noktada?

Hayatta kalmayı seçiyor, ama hepimizin bildiği anlamda bir yaşam mücadelesi içine girerek değil. Ruhsal anlamda ciddi biçimde örselenmiş bir karakter. Herkes gibi düşünen biri değil o. Hayata ve kendine çok farklı bir bakış açısı var. Delilikle dâhilik arasındaki ince çizgide gidip geliyor. İnsanın yüzüne tokat gibi çarpan sorgulamaları ve çok sarsıcı açıklamaları var.

“Kötülüğü ayakta tutan kötülerdir. Yoksa bu kadar şiddet içerikli film, kitap haber olur muydu? Kötüler, kötülüğü izlemeyi sever. İyiler de kötülüğe mecburdur. İyilerin kazanacağı ümidiyle kötülüğü izlemeye devam ederler. Herkes filmlerde çoğunluğun kendisi gibi düşündüğünü zanneder. Büyük yanılgı! Çoğunluk insanın kendisidir!”

Evet, bu da “Tanrının Oyunu”ndan bir bölüm, “Çoğunluk insanın kendisidir!” Söyleşimizin başında da söylediğim gibi ötekilerin de bize benzediğini düşünmek gibi bir yanılgımız oluyor bazen. Biz neysek, çoğunluğu da öyle görüyoruz. Oysa hiç birimizin çoğunluğu temsil gücü yok. Hatta her birimiz sadece kendimizden ibaret bir azınlığın temsilcisiyiz bence. Bunu peşinen kabul edersek başkalarını kendimize benzetmek ve dolayısıyla yönetmek arzusundan da kurtulabiliriz belki.

Son öykünüz “Vurunca”nın finalinde “Bir baba sevgisine hasretlikten mi doğrultamadık belimizi? Hepten iyi olursak, babam hiç bakmaz yüzümüze diye. Yarı ömür dikeldiysek, yarı ömür hep yerlerdeydik…” diyor. “Vurunca herkes tökezler,” diyor hikâyedeki baba… Babalar neden sadece tökezlediğinde yanında oluyor çocuklarının?

Kendi babalarından öyle gördükleri için olsa gerek. İnsan doğru örneği değil, yanlış örneği de tekrarlıyor maalesef. Kültürel bir mesele bu; nesilden nesle aktarılıyor. Annelerin de suçu yok değil yalnız. Babaların önceden haberi olsa müdahale edecekler belki duruma. Fakat malum, en son babalar duyar. Babalardan beklentilerimiz de net değil ki, adamlar nerede nasıl duracaklarına karar versinler.

Kağıt Kayıklar / Yazar: Şebnem Kartal / Öykü / 3P Yayıncılık / Editör: Şermin Kartal / Kapak Tasarımı: Barış Oylum / 1. Baskı / Eylül 2012 / 224 Sayfa

Şebnem Kartal; 1969 Ankara doğumludur. 1987 yılında Adana Anadolu Lisesi’nden, 1991 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Psikoloji Bölümü’nden mezun olmuştur. 1995 yılında aynı üniversitede Yüksek Lisans Programı’nı tamamlayarak uzmanlık derecesini almıştır. Çeşitli sağlık ve eğitim kurumlarında yönetici ve psikolog olarak görev almıştır. Halen İstanbul’da kurucusu olduğu Mavi İletişim Psikolojik Danışmanlık Hizmetleri’nde çocuk ve yetişkinlere psikolojik danışmanlık hizmeti vermektedir. Mesleki çalışma alanıyla ilgili çok sayıda bilimsel makaleleri yayımlanmıştır.

Söyleşi Yazarı: Nesrin Aksu

Kaynak

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>