Sarı Sıcak Bir Yolculuk

Sarı Sıcak Bir Yolculuk, geçmişin karanlığında, fotoğraflar, rüyalar ve anılar içinde, kendi gerçeğini ve kimliğini arayan bir kadının içsel yolculuğunun hikayesi... Devamı »

Kağıt Kayıklar

“Bir geldim erguvanlar, bir döndüm mimozalar kaldı mendilimde. Mendilim de yoktu ya, kitap aralarında saklardım anıları. Ayraçlar çıktı, kâğıt kıvrımlarından duraklarımızın izleri silindi sayfalardan. Kenarında... Devamı »

Şebnem Kartal Kimdir?

1969 Ankara doğumluyum. 1991 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun oldum. 1995 yılında aynı üniversitede, sosyal psikoloji yüksek lisans programını tamamlayarak psikolojide uzmanlık derecesi aldım. Devamı »

 

SİYASET ve RUHSALLIK

Bir Seçim Sürecine İlişkin Sosyal Psikolojik Değerlendirmeler

Dul, yetim, öksüz, sakat, gazi, yoksul, cahil, ezilmiş, saf insanların soyundan gelen bir milletiz. Sürekli üzerine oyun oynanan, toprağından şüheda fışkıran, kederli, yaşlı, yaslı bir ülkenin evlatlarıyız. Bizi dış mihraklardan koruyacağına inandığımız, güçlü, çok güçlü, gece gündüz naralar atacak kadar delikanlı (!) olduğunu düşündüğümüz, “GÖLGESİ BİLE YETER BİR BABAYA EYVALLAH” dedik. Hepsi bu. Gerisi teferruat.

Ama şimdi bir günah keçisi arıyoruz. Kazananı olmayan bir oyunda hep birlikte kaybettik. Üzerimize ölü toprağı serpilmiş gibi duruşumuz, suskunluğumuz ondan. Kimse kendini bir zafer kazanmış gibi hissetmiyor. Neden herkes yasta? Çünkü bir gün bu gemiler batacak. Batarken bizi de dibe çekecek, kendi kaderlerine ortak edecekler. Yanlış rotada, pusulasız gidilmeyeceğini KAPTAN da biliyor. Ama bir inat uğruna “DÜMEN”i bırakmıyor. Türkiye, AKP’lisi, CHP’lisi, DSP’lisi, MHP’lisi, HDP’lisi bütün partileri ve seçmenleriyle bir kurban arıyor. Çünkü psikanaliz sürecinde de çok alışılageldiği üzere, bildiğimiz ama bildiğimizi bilmediğimiz bir şekilde hep birlikte kaybettiğimizin son derece farkındayız.

Her seçimden önce olduğu gibi bir süre “Laz Lobisi” iş başına geçti ve her bir aday teker teker ABD uşşağı (!) yaftalamasıyla karşı karşıya geldi. Oysa katil, uşak değildi. Katili bulmak için Hercule Poirot olmaya gerek yok. Biz birbirimizi biliriz, hep birlikte planladık, hep birlikte oynadık. Hiçbirimiz ötekinden daha temiz, daha masum değiliz. Şimdi sonun başlangıcını yaşadığımız bu süreçte, her zaman yaptığımız gibi GELENEKSEL BİR KURBAN TÖRENİ düzenleme çabasındayız. Huyumuzdur; harcarken düşünmeyiz, tükenince eyvah eyvah…

Kurbanı seçtik, şimdi kınasını yakıyoruz. İNCE İNCE… Haram kılınmış anlamına gelen muharremce… Mesele kişiler değil, mesele tutum. Söz konusu olan, birini beğenip beğenmemek değil. Bir makama yakıştırıp yakıştırmamak da değil. Bu tutumu onaylamıyorum. Çok erken, çok gereksiz, çok haksızca oldu. “Biz kaybettik,” diyemedi kimse. Ne milletvekilleri, ne belediye başkanları, ne delegeler, ne de seçmen. Kaybedince “O” kaybeder, kazanınca “BİZ” kazanırız. Tıpkı çocukluğumuzdaki gibi, kötü notu öğretmen verir, iyi notu biz alırız. Kaçla, hangi sebepten kaldığımızı irdelemek çok önemli elbette… Oyuna daldık, oyuna geldik, belki elektrikler kesildi, belki trafolara kediler girdi… Her ne sebepten olursa olsun sonuç aynı; biz sınıfta kaldık! Şimdi de bir öğretmenin, bir BAŞÖĞRETMENE verdiği ismin üzerini çizmeye çalışıyoruz. Malum, kırık not aldık, dolayısıyla suç başöğretmende. Ne tesadüftür ki, bu öğretmen kastrasyonu süreci tam da Milli Eğitim’de yeni bir dönemin başladığı, pek çok öğretmenin oradan oraya sürüldüğü bir zamana denk geliyor. Yine ruhsallık, siyaseti kendi kaygan zeminine oturtuyor. Bir avuç insanın RUHSAL ÇATIŞMALARININ SAHNE ALDIĞI BİR ARENA OLDU ARTIK SİYASET. Meclis, bir psikoterapi odası değildir.

Yer Değiştirme; Bir Savunma Mekanizması

Öfke yine yer değiştiriyor. Aslında “BÜYÜK ABİ”ye kızıyoruz. Ama o misilleme yapabilir. Onun kendinden büyük bir gölgesi var. O koskocaman bir BABA İMGESİ. Akşam eve gelince bizi dövebilir, karanlık odalara kapatabilir. Devlet-i Aliyye’nin hükmü gereğince, evlat demez, maazallah kellemizi bile alabilir. O yüzden bunca yıldır harcanamayan bilginlik, olgunluk, yetkinlik, erginlik anlamlarına gelen bir KEMAL’i kurban edelim. Böylece tanrısallaşmış imgelerin adeta bir şeytanı taşlar gibi vurup durduğu kurbanı artık korumaktan vazgeçip, bir de biz kurban edelim. Belki onun yüzü suyu hürmetine tüm güçlü, her şeye muktedir, yerin göğün efendisi, tüm çıbanların başı, irinlerini üzerimize akıtmaktan vazgeçer.

Evet, o yıkıcı duygularımızın acilen yer değiştirmesi gerekti. Hezimeti kabullenmek zordur. Ağır suçluluk duyguları yaratabilir. Öfkemiz içimize dönüp bizi hasta edebilir. Bu yüzden bir kurban kesip kanını akıtalım. Böylece tanrısallaşan o imgeyi de tatmin etmiş oluruz. Varlığımızdan ona bir armağan sunmuş oluruz. Başımızın, gözümüzün sadakası olur. Zaten kurban kesme töreninin bu kadar ivedilikle yapılacağını da duyunca, zaferin getirdiği dinginliğin de etkisiyle biraz yumuşadı. Bizim de korkumuz azaldı, rahatladık. Üzgün, yenik ama huzurluyuz. TAŞLAMA OPERASYONU devam ettiği sürece, yeni umutlara bir katkı sunduğumuz varsayımıyla vicdanlarımızı rahatlatıyoruz. Devletin küçük muhalefeti bu durumu algılayamıyor, ya da MUHALEFETİN DEVLET kanadı. “Bu ne acele, bu ne tuhaf bir bilmece,” diyor. Bu durum BAHÇELİ’de maydanoz. Bizde kekik! Acı suyu hazımsızlığımıza iyi gelecek sanıyoruz. Gelir doğru, ama sadece kısa bir süreliğine.

Kimler geldi, kimler geçti, hiçbir şey değişmedi. Üç gider, beş döneriz, mehter marşıyla yürümek bizim kaderimiz. Sorun partiler, parti başkanları, başbakanlar, cumhur babalar değil, sorun biziz. Onları içimizden bir GÜL gibi çıkartıp, dikenleriyle ellerimiz kan revan sandıklara koşan yine biziz. Siyasetçiler toplumların eseridir, toplumlar siyasetçilerin değil!

Bu ülkenin yaklaşık üçte biri bir partiye oy verir. Başında her kim olursa olsun, sadece o partiye oy verir. Oyuncular değişir ama oyun kurucular değişmediği sürece ve biz bu kadar akıllı olduğumuz halde, bu kadar fikirsizce hareket ettiğimiz sürece hiçbir şey değişmeyecek. O yüzden boşu boşuna içimizde bir umut yeşertmeyelim derim. Hiçbir isim bu üçte birlik oy oranını değiştiremeyecek.

Ana Muhalefet, Baba Devlet

İlginç olan şu ki, aslında kaybetmeyen tek parti ANA MUHALEFET partisidir. Türkiye’de ayakta kalabilmiş başka bir parti tanıyor musunuz? Eğer bir yerde durabiliyorsanız, inmeseniz de, çıkmasanız da bu sizin varlığınızı koruyabildiğiniz anlamına gelir. Ataerkil bir toplumuz. Bizde babalar çoğunlukla dengesizdir. Aç gözlü ve ihtiras sahibidir. Bir türlü erkek olamaz, erkek gibi davranmaya çalışırlar. Erk sahibi olmayı erkeklik sanırlar.  Ve nedense hep o tip babalar DEVLETÇİLİK oynar. Bir bakarsın bir zamparalık peşinde uçup gitmişler, bir bakarsın voliyi vurup kaçıp gitmişler. Bu durumda, EVLATLARA BABALAR DEĞİL, ANALAR SAHİP ÇIKAR. Devlet baba konumuna gelebilen tüm sağ partiler cep cepken doldurup uçup gittiler. Muhalefet ana ise her zaman yanımızda kaldı. Ana olduğu için de hep ikinci planda kalacak. KADINSILIK ATFEDİLEN BİR PARTİ asla iktidar olamaz!!! Her zaman iktidarsız oldu, her zaman da iktidarsız kalacak. Bu haritada kadın meselesi çözülene kadar da bu gerçek, kader gibi ensemizde, yazgı gibi alnımızda duracak! Bu ülkede kadın olmak neyse, kurban olmak neyse, ana muhalefet partisi başkanı olmak da odur.

İkide bir muhalefeti taşlarken aslında bir anayı, korkutucu bir imge olmaktan uzak, üzerine rahatça çemkirebildiğimiz bir anayı harcadığımızı, üstelik de bunu sırf iktidar, erk sahibi bir DEVLET BABA’dan çekindiğimiz, korktuğumuz için yaptığımızı unutmayalım. Başına kim geçerse geçsin, altını kim oyarsa oysun, muhalefet, düşer kalkar ama sonunda yine doğrulur. İktidar partileri ise tarihte yazılı üçer, dörder harflik kirli birer mevkii, makamı işaret etmekten öteye gidemezler. Biz buyuz, eksilmeyiz, çoğalmayız. Çünkü biz anayız! Hep arkada, dirlik düzeni sağlar, freni olmayan iktidar babaların yol açabileceği kazalarda emniyet sibobu gibi dururuz. Biz olmazsak iktidarlar olmaz. Gücümüzü ikincilikten alıyoruz.

Varlığımızı da, “EŞEKLİĞE” borçluyuz. O yüzden “TIPIŞ TIPIŞ” üstümüze semerlerimizi alıp çalışmaya ve üretmeye devam edelim. Biz eşekler birbirimize düşersek, bu ülkenin yükünü, tezeğini çekmezsek, çalışmaz, üretmezsek vampir iktidarlar sonunda bizim emeğimizle yetinmeyip başımızı da yiyecekler. Ya sevmek, ya terk etmek zorunda kalacağız, kimimiz gitmektense, varlığını istatistiklere bir rakam bırakarak ölmeyi tercih edecek. Ve üstelik kalaşnikoflarımız olmadığından, heykeli dikilecek birer kahraman da ilan edilmeyeceğiz.

Siyasal Değil, Kültürel Bir Devrim

Hazır kalaşnikoflardan bahsetmişken bir parantezle MİLİTARİZME ve DEVRİME de atıfta bulunalım. Her dönemin gündemindedirler, hatırları kalmasın. Militarizme bu kadar karşı durup da, bu kadar militarist bir devlet anlayışı ve geleneği de yoktur herhalde yeryüzünde. Silahsız, kılıçsız ya da savaşı temsilen atsız pek az kahraman heykeli olduğunu düşünürsek… Bu çağda silahla devrim olmaz, bilgi ve kültürle yapmak zorundayız. Aslında bizim siyasal bir devrime değil, kültürel bir devrime ihtiyacımız var. Eğer bir devrime varsak tabii… Yoksak da devrilmeye hazırlanalım derim…

Bir de devirmeye çalışırken devrilebileceğimiz gerçeği var. Bununla yüzleşmeliyiz. Nankörüz biz. Siz! Siz vefasız yolcular, bir kalbi viran edersiniz. (Ne tesadüftür ki bu da uşşak makamından bir dize, hem de Hüseyin Çolak Yurdabak’dan) Yüzlerce güzel sözden, siz “TIPIŞ TIPIŞ”a, ben “MERAK ETMEYİN”e takıldık. Kalbini kırdık, ben halen oradayım. Bir BAŞÖĞRETMEN İMGESİNİN kalbi kırılmaz. “Bize bir harf öğretenin kulu kölesi olmak” devrimin kültürel olması gerektiğinin altını çizen çok anlamlı bir sözdür. O bir zorba mıydı da “tıpış tıpış”ı anti demokratik, zorlamacı bir dikta söylemi gibi algıladık. Evet, sandıklara coşkuyla gitmedik, muhalefetin içindeki muhalefet yüzünden. İstediğimiz olmadı diye kendi adayımızı aşağı çektik. Yılların seçmenleri olan bizler de, dakika bir, gol bir aynı itibarsızlaştırma siyasetine giriştik. Yine çok akıllıca ve fikirsizce. İlk kez halkın fikrinin sorulduğu bir cumhurbaşkanlığı seçiminde üç aday alternatifiyle sandığa gitmeyi bir dayatma olarak kabul ettik. Dayatmadan ne anladığımız da nereden baktığımıza göre değişiyor galiba. Hayatlarımıza bir bakalım, bize sonsuz ve sınırsız seçenekler sundu, değil mi? Haydi itiraf edelim, biz kapsayıcı, yumuşak, ılımlı, herkese eşit mesafede durabilecek bir bilim adamını harcadık. Çünkü kabalık, kavgacılık, çamur atma benimsediğimiz ve sevdiğimiz bir yaşam biçimi haline geldi. Şimdi ekmek, nimet çarpacak bizi. Yemedik diye arkamızdan ağlamayacak lokmalar. Onu dünya seviyor, biz sevmedik umurunda mı? Dünya onaylamış, biz onaylamadık, eksildi mi, eksiklendi mi? Hangimiz kaybettik acaba? O lokmanın arkasından daha çook ağlayacağız.

Gerçekte “tıpış tıpış” ne demekti? “Haydi çocuklar, itiraz istemiyorum, hep beraber sandığa gidiyoruz,” demekti. “Başka bir aday çıkmasına izin vermem,” de benzer bir söylemdi. Bu maskülen ve babasal söylemler MUHALEFETİN ANASINDA yama gibi durdu. Doğru! Varlığını protest duruşlar, isyankâr söylemler üzerine kurmuş bir muhalefet partisinin ve seçmeninin BİLİNÇDIŞI tam da bu noktada devreye girdi ve “HAYIR,” dedi. “Hayır,” diyemediği ötekinin yerine buna “Hayır,” dedi. Ruhsallığımızı koruduk. Bedenlerimizi önemsemedik. Bazen ruhsal varlığımız bedensel varlığımızın önüne geçer. Bu noktada vatan toprağını bedensel varlığın sembolü olarak düşünebiliriz.

Risk; Siyasal Bir Manevra

Evet, Kılıçdaroğlu çok büyük bir RİSK aldı. Bir an için, bütün çareleri tükendiğinden kendi olmaktan çıkıp başka biri gibi davranmak istedi. Şiddet ve korku kültürünü benimsemiş bir halka birazcık baba gibi davranmak, KÖTÜ BABA yerine, İYİ BABAYI OYNAMAK GİBİ SİYASAL BİR MANEVRA içine girdi. Gösterdiği aday da takındığı bu tutumla son derece tutarlıydı. Bunu bilinçli yaptığını zannetmiyorum. Bilinçli ise de “Bravo” diyorum. Zaten çoktan kaybedilmiş bir oyunu kazanmaya çalışan bir insan hayatının en büyük riskini alarak yola çıkmak zorundadır. Dikkat ederseniz ANA MUHALEFET içinde de bu oyuna ilk karşı çıkanlar ANA MUHALEFET’in en ANALARI oldu. Kadın milletvekilleri bu erkeksi söylemden yıldıkları için çığlıklar attılar. Hâlbuki bu söylem köprüden önceki son çıkışta olduğumuzun bir işaretiydi. Çoğumuz anlamadık. Hayatlarımızı materyalizm, kapitalizm, emperyalizm ve yararcılık üzerine kurmaktan vazgeçip, birazcık ruhsallık denen şeye dikkat çekmediğimiz sürece, kocaman bir kaybedenler kulübü üyesi olmaktan bir adım öteye gidemeyeceğiz.

Biz buyuz, ruhsallıktan bihaber bir aydınlar kitlesi barındırıyoruz içimizde. Öyle ya, biz aydınız, her birimiz çakar çakmaz çakan çakmak. İşimize geldi mi çakmaklarımızı çakar ortalığı aydınlatır, gelmedi mi çakmaklarımızı kapatır ortalığı karanlığa boğarız. Bir gün birazcık ışık için kendimizi yakmak zorunda kalmamak ümidiyle…

Hoş gidişler ola…

Sosyal Psikolog Şebnem Kartal

20.08.2014 İstanbul

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>