Sarı Sıcak Bir Yolculuk

Sarı Sıcak Bir Yolculuk, geçmişin karanlığında, fotoğraflar, rüyalar ve anılar içinde, kendi gerçeğini ve kimliğini arayan bir kadının içsel yolculuğunun hikayesi... Devamı »

Kağıt Kayıklar

“Bir geldim erguvanlar, bir döndüm mimozalar kaldı mendilimde. Mendilim de yoktu ya, kitap aralarında saklardım anıları. Ayraçlar çıktı, kâğıt kıvrımlarından duraklarımızın izleri silindi sayfalardan. Kenarında... Devamı »

Şebnem Kartal Kimdir?

1969 Ankara doğumluyum. 1991 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun oldum. 1995 yılında aynı üniversitede, sosyal psikoloji yüksek lisans programını tamamlayarak psikolojide uzmanlık derecesi aldım. Devamı »

 

“Yolpalas Cinayeti”ne Dair Psikanalitik Bir Değerlendirme

423347

Yıl 1936; 19 Haziranda, Halide Edib Adıvar “Yolpalas Cinayeti” adlı romanını bitirdiğinde, Türkiye’de ilk kâğıt henüz imal edilmiş ve hatta soyadı kayıtları bile ancak aynı yıl 2 Temmuzda sona ermişti. Fakat Halide Edib’in adı çoktan vardı ve eserleriyle kayıtlardaydı!

“Yolpalas Cinayeti” ilk kez yayımlandığı “Yedigün” dergisinde günler öncesinden reklamı yapılmaya başlanmış olan bir tefrika roman. Muallim Ahmet Halit Kitap Evi tarafından da 1937 yılında basılmış.

Bir polisiye roman olmasına rağmen geleneğin aksine “katil kim” sorusundan çok “neden” sorusuna odaklanan bir eser. Bu nedenle romanda sebep anlamına gelen “saik” sözcüğüne sıkça rastlanıyor. Öyle ki, bu sıklık bir okuyucu olarak bende, neredeyse katile arka çıkıldığı düşüncesiyle rahatsızlık yarattı. Birkaç kez içimden “sebep ne olursa olsun…” diye isyan ettim. İlginç bir şekilde son sayfada aynı isyanı roman kahramanından da duydum. Üstelik katil ta kendisiydi. “Ben bilerek öldürdüm, can alan canını vermeli, beni öldürün,” diye yalvarıyordu. (sayfa 73) Oysa hâkim katilin “âdemi mesuliyetine” yani suçsuz olduğuna karar verdi. İşte bu kararın alınmasında romanın bütününe yayılan “o sebepler” rol alıyordu.

Akkız: Topal ve ölü bir kazın yaşayan cesedi

Kitabın roman kahramanı Kaz Akkız daha sonra kendisine verilen ismiyle Nadire, hayatta kalırsa kendisine onca kötülüğü yapan Mükerrem’i yeniden öldüreceğine dair yemin ediyordu. Bir ölünün yeniden öldürülemeyeceği gerçeğini yadsıyarak…

O bir besleme, bir hizmetçi, bir dadıydı. Kendisi gibi hizmetçilik yaparak geçim sağlamaya çalışan, tek hedefi para biriktirip öküz almak olan, yalnız bir annenin, Ümmühan’ın tek çocuğuydu. Kaz çobanlığı yapan Akkız’ın dünyasında sadece annesi ve kazları vardı. Halide Edib’in kahramanının adını Akkız koymasının tek sebebi beyaz tenli ve temiz yürekli olması mıydı acaba? Yoksa Akkız ismini oluşturan harflerden “kaz” sözcüğünün türeyebilir olmasının da bir katkısı var mıydı? Yazarın bu ismi farkında olmadan koyduğunu düşünüyorum, fakat bu isim roman kahramanının iç dünyasını çok iyi yansıtmaktadır. Kendini hayattaki bütün zavallı ve korunması gereken canlılara adamış olan Akkız, adını Sırma koyduğu küçük, topal kazı evine almış ve ona bir bebek gibi bakmıştır. O kaz, gerçekten de Akkız’ın özdeşim kurduğu, kendisi gibi korunmaya muhtaç olan bir kız kazdır. Yazarın adını Sırma koyduğu bu dişi kaz, Akkız’ın uzun sarı saçlarını da çağrıştırmaktadır. Ayrıca ak, aynı zamanda kaz tüyünün de rengidir. Dolayısıyla Akkaz ile Akkız aynı kişidir.

Mükerrem, Akkız’ın küçüklüğünde ona ve annesine pek çok kötülük yapmıştır. Fakat roman kahramanının onu öldürmeye karar verdiği an, maktulün Sırma’yı öldürüp bağırsaklarını dışarı çıkardığı andır. Annesinin ölümü ise, Mükerrem’in onun öküz paralarını çalmasıyla başlayan bir sürecin sonunda gerçekleşir. Belki de bu yüzden, dava sonunda kahramanımız mümkün olmadığı halde kurbanını yeniden öldürmekten söz etmiştir. Biri annesi, diğeri Sırma için olmak üzere iki kez ölmeyi hak eden biridir Mükerrem. Yine de intikam duygusu değildir roman kahramanını katil eden, Sırma’yı yeniden kaybedeceği düşüncesidir! Bu kez Sırma, dadılığını yaptığı topal bir çocuğun, Bülent’in yerine geçmiştir. Zaten de Mükerrem, kendisiyle birlikte olmazsa Bülent’i öldürmekle tehdit etmiştir Akkız’ı. Tıpkı annesiyle zorla birlikte olduğu gibi, kendisiyle de zorla birlikte olmak istemiştir. Akkız’ın ruhsallığı içinde bu tehdit, annesinin, kendi rızası dışında bir birlikteliğe ikinci kez zorlanması ve Sırma’nın yeniden öldürülmesine işaret etmektedir. Bu yüzden alır bıçağı eline; bir çocukluk travmasının yinelenmesine engel olmak için. Çünkü yaşamsal bir travmadır bu. Kitabı elime aldığım ilk andan itibaren, Akkız bende hayatını çok eski yıllarda kaybetmiş bir kız çocuğu izlenimi yarattı ki, başından geçenleri ancak sonlara doğru okuma olanağım oldu. Kitabın sonunda hislerimde yanılmadığımı, Akkız’ın topal ve ölü bir kazın yaşayan cesedi olduğunu düşündüm. Tabii ki bu, Halide Edib’in inanılmaz romancılığının bir izdüşümüdür.

Kitapta Ümmühan’ın ölmeden önce delirdiğinin ima edildiği satırlar var. Aynı zamanda Akkız için de, “annesi gibi delirdi” sözü kullanılıyor. Böyle bir tespit aynı anda iki sebebe işaret eder; birincisi, travmatik yaşantıların, onlara maruz kalan kişilerde benzer psikolojik sorunlara yol açması ve ikincisi, annede ortaya çıkan psikiyatrik bozukluğun genetik geçişli olabileceği. Bunun, altı çizilmeden aktarılan önemli bir bilgi olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, psikolojik tahliller, Halide Edib’in romanlarında sık rastlanan bir zenginliktir; kahramanlarının ruhsal durumunu ön plana çıkaran ve bunu ustalıkla yapan bir yazardır.

Diğer taraftan Akkız’ın annesiyle ilgili, Halide Edib’in bile farkında olmadığı bir hesaplaşması olduğunu düşünüyorum. Ne kadarı yazara ait bir hesaplaşmadır onu bilemiyorum. Kitapta adı geçen üç annede de ortak yanlar olduğunu gözlemledim. Akkız’ın annesi de, birazdan sözünü edeceğim Sacide adlı karakter de, onun annesi de son derece çalışkan kadınlar. Sacide çocukluğunda kardeşlerine bakmış bir kadın, zengin bir kocayla evlenene kadar da evde hiç durmadan çalışmış. Ümmühan öküz parası biriktirebilmek için tükenircesine çalışmış ve Sacide’nin annesi de aynı şekilde. Hatta kızı zengin bir adamla evlenmiş olmasına rağmen sırtını onlara dayamıyor ve çok çalışmaya devam ediyor.

Üçü de çok çalışkan olan bu kadınlar nedense çocuklarıyla pek ilgili değiller. Sacide zenginlik budalası olduğundan, onun annesi hep işe güce koştuğundan, Ümmühan ise önce hırsı, sonra da deliliği yüzünden… Bir şekilde, kızının yalnızlığına ve yaşadıklarına duyarsız kalmış bir kadın. Bazen, çocuklar için bir annenin depresyona girmesi bile kabullenilemez. Kitapta Akkız ile Ümmühan’ın ilişkisinden neredeyse hiç söz edilmiyor. Neden? Olmadığı için mi? Anne hayat mücadelesinde bir kadın. Haksızlığa uğruyor, bütün köy “kahpe” olduğunu, yasak ilişkiler yaşadığını söylüyor. Oysa sadece hizmetçilik yapıyor. Kitapta, Akkız’ın çocukluğunun anlatıldığı bir bölümde, Mükerrem’in odaya girmesiyle, onun dışarı çıkarıldığı bir sahneden söz ediliyor. Bunun, annenin tehdit edilmesiyle gerçekleşen bir durum olduğu sonra anlaşılıyor. Akkız o zaman çok küçüktü, dışlandığında, diğer odaya gönderildiğinde ne hissediyordu? Ayrıca romanda annesiyle aralarında geçen hiçbir diyalog yok. Sadece kızın annesine duyduğu sevgiden söz ediliyor. Bu durumda ne kadar sahici? Halide Edib, kendisini hiçbir kötülükten koruyamamış olan bir annenin varlığı yanında, Akkız’a neden anne kız ilişkisini canlandırabileceği bir dişi kaz armağan etti? Topal ayağını iyileştirmeye çalıştığı, koynuna alıp ısıttığı bu kaz, göremediği anne sevgisini ve ilgisini hayal etmesini, canlandırmasını sağlıyordu çünkü. Kahramanı aracılığıyla kazı iyileştirmeye çalışırken, aslında kızı mı iyileştiriyordu yazar?

Ve topal ayak! Sırma’nın ve Bülent’in topal ayakları, anne sevgisizliğinin, o büyük eksikliğin sembolik anlatımıdır. Ruhsal bir yoksunluk, bedensel bir yoklukla ifade bulmuştur romanda.

Sacide: Toplumsal bir değerlendirme aracı ya da öfkeyi, ruhsal acıyı gizleyen bir maske

Sacide’ye hikâyenin içinde neden bu kadar çok yer verildiğini anlayamadım. Halide Edib’in, “hayata zarar, varlığı ziyan” bu karakterin romana böylesine yayılmasına izin vermesinin sebebi, onun gereksizliğini ve işgalciliğini tanımlamak mı acaba diye düşünmeden edemedim. Bir romanın orta yerinde böyle bir karaktere yer vermek, bazı talihsiz zamanlarda, hayatlarımızın bir kesitine boylu boyunca işlenen bu gibi tiplerin işgalciliğini ifade etmenin iyi bir yolu olabilir. Yazarın bunu bu sebeple yapmadığını biliyorum elbette. Yine de romanda Sacide’nin beni rahatsız eden fazlalığını bu şekilde rasyonalize etmeye çalışıyorum sanırım.

Ne yazık ki gerçek sebebin yine, sevilmiş gibi gösterilen ve üstünkörü anlatılan o anneyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bence Sacide, o ilgisiz ve uygunsuz davranışlarda bulunan çalışkan, fedakâr, iyi annenin kötü yanlarını ifade etmesi için kurgulanmış, yeni bir kimliğe büründürülmüş halidir. Sacide topal bir çocuğun annesidir. Tıpkı Ümmühan’ın ilgilenmediği topal kaz Sırma gibi, Bülent’e bakmak görevi de Akkız’a düşmüştür. Ümmühan neden bir kez bile Sırma’yı kucağına almadı diye düşündüm. İnsan kızının çok sevdiği, isim verdiği bir kazı, bir kez olsun sarıp sarmalamaz mı? Roman kahramanı da, yazar da bunu direkt ifade etmediklerine göre, anneye duydukları kızgınlığın farkında değillerdi. Bastırılmış öfke dile gelmez. Ayrıca, hayatı boyunca tek başına mücadele vermiş, ölü bir anneye kızmak pek de kolay değildir. Bu durumda bütün bu negatif duyguların aktarılabileceği bir karakter gerekiyordu. Ve Halide Edib, Sacide’yi yaratmak zorunda kaldı!

Dava sürecinde, başlangıçta Akkız’ın, Sacide’yi kasten yaraladığı düşünülürken, romanın sonunda birdenbire bu düşünce yersiz kaldı ve bu durumun yanlışlıkla ortaya çıktığı söylendi. Hayır, yanlışlıkla değildi. Bence Akkız, annesine duyduğu öfkeyi Sacide’yi yaralayarak ifade etti. Böylece onu tam olarak öldürmemiş, yalnızca eksik bırakmış oldu. Onun kendisine ve romandaki tüm annelerin çocuklarına yaptığı gibi. Bu yaralanma, tam da topallığa karşılık gelmektedir. Belki de Akkız’ın yeniden öldürmekten kastı, yeniden öldürmeye teşebbüs etmekti; annesiyle özdeşleştirdiği Sacide’yi bir kez daha yaralamaktan ve bu defa öldürücü bir darbeyle bıçaklamaktan endişe ediyordu.

Bütün bunların yanında Sacide’nin başka bir işlevi daha olduğunu düşünüyorum. Yazar bu karakter sayesinde, bazı toplumsal temalara değinerek, içinde yaşadığı dönemin bir irdelemesini yapıyor. İstanbul sosyetesinin değerleri, eğitim ve kentsoyluluk bu temalardan birkaç tanesi. Görgüsüzlüğün, gösteriş merakının, aşırı para düşkünlüğünün ve dalkavukluğun eleştirildiği bir roman “Yolpalas Cinayeti.” Sacide’nin hikâyede yer almasının başka bir sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. Halide Edib, biraz da bu temaları çalışabilmek için böyle bir karaktere yer vermiş olmalı.

Bunun dışında, kitapta, önemli bir önyargının yer aldığı da göze çarpıyor. Hikâyede servet düşmanlığı ciddi biçimde ortaya çıkıyor; zenginlerin haksız kazanç elde ettikleri ve servetle eğitimin, insanlığın ters orantılı olduğu duygusu hâkim. Oysa romanın en acımasız karakteri şoför Mükerrem, ki kendisi pek de zengin biri değil.

Uzman Psikolog
Şebnem Kartal

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>