Sarı Sıcak Bir Yolculuk

Sarı Sıcak Bir Yolculuk, geçmişin karanlığında, fotoğraflar, rüyalar ve anılar içinde, kendi gerçeğini ve kimliğini arayan bir kadının içsel yolculuğunun hikayesi... Devamı »

Kağıt Kayıklar

“Bir geldim erguvanlar, bir döndüm mimozalar kaldı mendilimde. Mendilim de yoktu ya, kitap aralarında saklardım anıları. Ayraçlar çıktı, kâğıt kıvrımlarından duraklarımızın izleri silindi sayfalardan. Kenarında... Devamı »

Şebnem Kartal Kimdir?

1969 Ankara doğumluyum. 1991 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun oldum. 1995 yılında aynı üniversitede, sosyal psikoloji yüksek lisans programını tamamlayarak psikolojide uzmanlık derecesi aldım. Devamı »

 

ZÜBÜKİSTAN’DA İFTAR VAKTİ

Lise yıllarından bir arkadaşım var; Cenk Travolta. O şimdi doktor, çok akıllı olduğu için de hekimliği bırakıp ilaç sektörüne geçti. Hasta yakınlarından dayak yeme riski yok yani. Hazırlıkta sınava girerken bir soru sordu, “Hocam, istediğimiz sorudan başlayabilir miyiz?” Yedi sene boyunca, her sınavda aynı soruyu sordu; önce gülerdik. Bazen o başlamadan, “Hocam Cenk’in bir sorusu var,” derdik, bize döner, teşekkür eder, soruyu sorardı. Bir süre sonra gülmez olduk. Bu, onun, hayata dair ilk önemli deneyimlerinden biriydi ve bizi de buna tanıklık etmeye davet ediyordu. Lise 2’de, hocalarımızdan biri yüksek tondan; “Oğlum, yavrum, yarın üniversiteye gideceksin, doktor olacaksın, sen nasıl hasta bakacaksın, vah ki vah olsun o hastaya. Bir şey değil, diyecekler ki bunu kim yetiştirmiş, zekâ sorunun da yok ki çocuğum, bıkmadın mı? Başla, nereden başlarsan başla, yeter ki artık sorma şu salak soruyu.” Arkadaşım dedi ki; “Soru salak değil hocam.” Hoca; “E, sen salaksın o zaman çocuğum.”

Söz istedim, “O da salak değil hocam.” Kızdı, tam bağıracaktı, sustu. Birkaç dakika sonra “Sen de avukat ol, boş ver psikolojiyi,” dedi. Geçen akşam bir araya geldik hocayla, İstanbul’a gelmiş, birlikte bir çay içtik. Bu olayı anlattım, pek hatırlamadı. Dedim ki, “Hocam yıllar içinde öğrendik ki, bazı hocalar buna izin vermiyor.” “Neden ki,” dedi, şaşkın. “Bilmem,” dedim, “Obsesif olabilirler.” Gülüştük. “En azından bana sormasaydı ikide bir,” dedi. “Ama bazı hocalar, bir yıl istediğiniz sorudan başlayın” der, bir sonraki yıl, “Sırasıyla yanıtlayın derdi.” “Neden ki?” dedi hoca bu kez daha büyük bir şaşkınlıkla. Dedim ki, “Demek ki bazı yıllar antidepresan kullanıyorlardı.” Yine gülüştük.

Cenk salak değildi, hiç olmadı. SALAK OLAN SİSTEMDİR. O soruyu sorduran, yanıtlatan, farklı kişilere farklı yanıtlar verdiren ve aynı kişilere, farklı zamanlarda, farklı yanıtlar verdirten de yine O SALAK SİSTEMDİR. Bu noktada Aziz Nesin’in muhteşem kitabı “ZÜBÜK”ü anmadan geçemeyeceğim. Ah benim saf milletim. Ah benim Zübükcüklerim, ah benim sevdiklerim. Canım vatanım, Zübükistanım.

A) TAM TEŞEKKÜLLÜ İBADETLİ EHLİ MÜSLÜMAN

Konuyu şöyle bağlayacağım; Eskiden, hatta özellikle de bu yıla kadar RAMAZAN AYINDA SORU OLARAK 3, BİLEMEDİNİZ 5 TEMEL ÇIKARDI KARŞIMIZA. “Ula Tursun,” derdi, “Fadime oruçluyiken sakız çiğnedi da, bozilur mu, bozilmaz mu?” Yanıt yıllar içinde Cenk’in sorusunun yanıtına dönerdi. Ben halen yanıtı bilmiyorum. “Şekerlisi bozar, damla sakızlısı bozmaz”da kalmıştım en son. Baktım karar verilemiyor, izin istedim ekranlardan. İkincisi ve bence cevabı daha kesin olan soru, “Sahurda ezan vakti diş fırçalamak orucu bozar mı?” idi. “Su yutmadıysan sorun yok,” derdi hoca. “Denize girmek?” “Kafayı sokma, su yutma riskin olmasın, caizdir.” 4. soru. “Niyet etmedim, unuttum hocam…” Cevap; “Öğlene kadar vakti var.” Ve son soru; “Bir gün bozarsam yerine kaç gün tutacağım?” “Hastalıksa 1, değilse 1, 30 veya 60” gibi farklı cevaplarla kapanırdı konu. Anladım ki, o da hocanın insafına veya o yıl antidepresan kullanıp kullanmadığına göre değişiyor.

Bu programları izler, sonra da kendime şöyle derdim; “Bak kızım Müberra, hasta olmayacaksın, zinhar bu orucu bozmayacaksın, 30’du, 60’tı bitersin sonra.” Hamdüsenalar olsun, hiç de o duruma düşmedim. Zaten her kuşkuda içimdeki anne sesi devreye girer, “Allah bağışlayıcıdır,” derdi, biterdi. Anne sesi tereddüt ettiğinde, baba sesi devreye girer, “Sen boş ver onları, niyet önemli, gel bak kılıç çiçek açmış,” der dikkatimi dağıtırdı. Tuttuğum yıllarda da, tutmadığım yıllarda da içim rahat olurdu. Şimdi durum çok vahim. Son 10 gün! Ben bu 10 günde ya deist olacağım, ya da tam teşekküllü ibadetli ehli Müslüman.

B) VERGİ AÇA DEĞİL, YOLA GİDİYOR, YOL AÇ MI?

Bu yıl korkunç, sorular da, cevaplar da, cevapları duyan sunucular da otuz günde devri âlem…

HOCALAR artizler gibi birbirine, ad telaffuz etmeden, itinayla laf sokaraktan söze başlıyorlar. Sorular cevaplamakla bitmiyor. Gün cumartesi misal, sorular daha Perşembe’den geliyor. Ne soruyu anlıyorum, ne cevabı. Araya 2 mütercim tercüman şart oluyor. Hani Kuran’dan Arapça okuyup, sonra Türkçeye çevirirler ya… Mesela; “İnnâ fetehnâ leke fetham mübînâ, Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik.” Ya da, “Ülâike’l-Mukarrabûn, Fî cennâtin naîm, İşte o ileride olanlar, onlar Allah’a yakın olanlardır.” Artık durum öyle değil. Arapça okuyup, Arapça çeviriyorlar sanki. Arada bir kul, Cenab-ı Hak, Allahü Teâlâ, Ebu, sünnet, vacip, caiz, mekruh, ümmü-sübyan, şefaatçi, zekât, fidye, fitre, helâl, haram geçerse az biraz anlıyorum konuyu. Geçmezse başka hocaya zaplayıp istediğim sorudan başlıyorum.

Bir gün evde yalnızım, program reklama girecekti tam, hoca bir kızdı; “Arada zaplayıp zıplamayın, elinizde ay fon, may fon, gogıl, mogıl, o ne yemiş, bu nere gitmiş, o boşanmış, bu ne zaman evlenmiş… Size ne? Size ne, ahrette Allah bunları mı soracak size, oturun da dinleyin beni. Şekerim kaç, bak kaç olmuş, geldim size anlatayım, öğrenin diye. Ateşten korunun diye. ZEKÂTI anlatıyorum burada, ona KEBAP ısmarladım, buna ÇORBA değil bu iş. Oturup kuruş kuruş hesaplayacaksın. Bizim bir hoca vardı, aldı götürdü, arabanın arkasında piknik tüpü, yemek vakti geliyor, bu bizimki gidiyor 3 yumurta… Üç kişiysek 3, 5 isek 5. Bir fazlası yok. Bir tanesi dedi ‘Hoca, bir fazla al yahu, biri düşüp kırılsa birimiz aç kalacağız be.’ Adam cimri, olsun, Allaha ne ki, ‘AFERİN KULUM ARKADAŞLARINA HER GÜN KEBAP ISMARLADIN’ mı diyecek, yok. ‘Zekâtını verdin mi,’ diyecek. ‘Verdim,’ ‘E haydi geç o zaman.’ Hoş gelişler ola, reklam kaynadı gitti, kebaptan, çorbaya, yumurtadan, vergiye bağlandı konu.

Diyorlar ki, “Vergi veriyoruz ama” Ver… Yok yaa, sen kimi kandırıyorsun, aça, yoksula mı gidiyor vergin? Hah, ALLAH İÇİN ŞİMDİ ÇOK DOĞRU BİR LAF ETTİN HOCA, kul biliyor, sen, ben, hepimiz biliyoruz ki VERGİ yoksula gitmiyor. Hoca kıvırdı tabii, “Devlet yol yapıyor, yola gidiyor,” dedi. “Yol aç mı, değil. Bakın zekâtı anlatıyoruz burada.” Aziz Yıldırım’la aynı koğuşta yatmışlığı var hocanın, dikkat edecek artık lafına sözüne, çevirecek kazı ki bir daha dünya ateşinde yanmasın. Nihayet reklama girdik ve ben kaçtım.

C) GUSUL, KEFİR, BÖBREK TAŞI, İĞNE, KÜRTAJ, CENNET

Diğer hocaları ziyaret ediyorum sırasıyla, 10-15 dakika yetiyor zaten. Doyumluk değil, tadımlık. Zira cehennem ateşi karnımızı midemizi yakacakmış, o şekil doyacakmışız.

Soru, cevap gideceğim ve artık büyüdüm istediğim sorudan başlayacağım, sadece ekran by ekran yerine, konu by konu olarak gruplandıracağım.

Soru 1) “Hocam, bir kadın haşema ile denize girse, ağzından, kulağından, burnundan su girse, orucu bozulur mu?” “Boğulma haliyse zaten Hakk’ın rahmetine kavuşur çocuğum, bozulması sorun olmaz.” Bitmediiiii, devam ediyor… “Peki hocam, bu şekilde Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu diyelim, ahrete gusul abdestli olarak mı intikal eder.” Ben içimden, bizim lisedeki hoca gibi kızacak şimdi diyorum, salak mısın falan da demez gerçi bu hoca; sunucuya ciğimli cığımlı konuşuyor çünkü. Hoca ciddi, tam da bu soruyu bekliyormuş gibi,  “Mühim bir konu elbet hanım kızım,” diyerek başlıyor. “Vücut zaten suyun içinde olduğundan temizlendi, sonra ağız, kulak, burundan da su girdi, o zaman gusul abdesti var demektir.” Hanım kız, gene takıldı, “Ama hocam niyet?” “Bu durumda niyet farz değil çocuğum.” Oh be! Zaten kadın çimmeye niyet etmiş, ölmeye değil. Kırk yılda bir denize gitti belki, ölmüş gitmiş, Allah artık iyi niyetli olduğunu bilir herhalde yani.

Soru 2) “Hocam kefir?” Bu soru çok geliyor, ben parmak kaldırıyorum; hocadan önce atlıyorum, “Mayalıdır, caiz değil.” Bildim, he he. Hoca arkamdan beni taklit ediyor.

Soru 3) “Aşı, iğne?” Pozar muu, pozmaz muu? Bu sorular ayrı hocalara geldi ama özetliyorum; “Aşı bozmaz, iğne bozar.” Neden? Biri kana, diğeri deri altına… Tak, budur, yürü kızım Müberra…

Soru 4) Yine ayrı hocalara; “Midem ağrıyor ve/veya böbrek taşım var.” Hoca; “Tutacaksın.” “Hocam ağrıyor,” “Geçer evladım.” “Ama hocam.” “O zaman geçince tutarsın evladım.” Evladın ses gitti, mahzun, biçare… “Taş?” “Taşın dermanı var çocuğum,” “Hocam doktor su diyor, devamlı diyor.” “Tabii, doktor haklı, bu tıbbın konusu, buralara müdahale yanlış olur.” Evladın sesi geri geliyor, nasıl umutlu; “Yani tutmasam oluyor, değil mi hocam?” Hayır, olmuyormuş efendim. Çünkü neden? “Taş bu, Allah etmesin, başka bir hastalık olsa Allah diyecek amenna. Ama taşın çözümü var, kırdırılıyor, ufalanıyor, değil mi. Af buyurun, idrarla yani… Bir de tabii ameliyatı var. Yani en kötü ameliyatını olursun, geçer.” Evlat kararlı; “Ama hocam doktor…” “Tamam, tamam, taş ufalansın, iç suyunu, sonra tut ama mutlaka. Çünkü zaruriyet yok, anlatabildim mi?” Karşıdan ses yok, büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor ve galiba çok kızdı. Tak, kapattı. Ne bir teşekkür, ne bir Allah razı olsun, senin gibi hayırsız evlada yazıklar olsun.

Soru 5) “Hocam, 6 kızım var Allah bağışlarsa.” “Cümlemizinkini…” “Sizden de, hepimizinkini.” Razı, rıza, hamdüsenalar, arada bu tip karşılıklı halleşmeler, helalleşmeler çok oluyor tabii, detaylara girmiyorum her defasında. “Ama hocam, bir tane de aldırdım, 2 aylıktı, kocam öldü, hepsini kendim büyüttüm, sevabı var mı?” “Var tabii, olmaz mı?” “Beşi de evlendi hocam.” “Maşallah, maşallah. Bak kızım, Allahü Teâlâ 2 kızını büyütüp gelin edene cenneti vaat eder. O derece sevaptır. Ama o iki aylık da olmayaydı.” Sunucu atlıyor, ön yargılı, çokbilmiş, infaz memuru hatta… Sizi gidi edasıyla “Onu da gene kız diye aldırdınız de miiii?” “Yok, tövbe” diyor kadıncağız, “Fakirlikten.” “Şimdi bunun için ne yapılacak…” diye başlıyor hoca. “İki yüz gram altın vereceksin öteki çocuklarına, ondan kardeşlerine gibi… Amma, şimdi tabii senin durumun iyi değil. Ne yapalım, hım homm… O olmasaydı iyiydi işte ama… Ne yapalım kızım, olmuş bir kere.” Kadıncağız kapatıyor; ama içi rahat onun. Ben sesinden anladım, o 200 gr. altını kazanıp 6 kıza dağıtmadan ölmez, o derece kararlıydı sesi.

Arayan hanım rahatladı da, bana fenalık geldi şimdi? “Neden?” derseniz, dinlerken dedim ki, annemi arayıp söyleyeyim… “Namaza da başlayamadım, bu yaşıma da geldim, ara sıra olmaz ki, inşallah bir gün kısmetse, ama çalışırken de olmuyor ki…” diye mızmızlanmasın, “İki kızını evlendirdin, cennet garanti,” diyeyim rahatlasın canım benim. Diye düşünürken, amanın… Nerden, nasıl, maili, neyli var mı bunların, ben de sorsam, telefon mu açsam şu hocaya? İçim fır fır, bir telaş, pür telaş… Yarabbim, ben hiç evlenmedim ki, kızlar evlendi ama boşandılar, annemin cennet durumu ne olacak şimdi?

Ona en güzelinden bir seccade almaya karar verdim. Kendinde çok ama mesaj vermek babında olur, bir de zikirmatik çakarım yanına, bir verene, bir bedava şeklinde. Garantilesin kadın kendini, ne yapayım? Eli kulağında evleneceğim ama bir kız kurtarmıyormuş baksanıza. Annemin kürtajı da vardır kesin, e ne yapayım emeklisinden biriktirsin artık o da 200 gr. Bize de bir harçlık olur, piyasa kötüyken. Seccade demişken, yeni soru geliyor üstüne zırt diye.

D) BİR MÜ’MİN BİR MÜ’MİNE SORSA Kİ; “YA SECCADE”

Soru 6) “Hocam, Kâbeli seccadeler var ya…” Var, hoca biliyor evet. “Ona bez dikip üzerinde kılsam.” Hoca; “Olur tabii ama yine de tam olmaz. Sen en iyisi onu duvara as.” “Öyle mi hocam?” Öyle be kadın, öyle diyor işte. Hadi geç, sorular yetişmiyor zaten, program bitecek, seccade pazarda 3 TL, 5 TL. Paran yoksa ser eski, temiz bir çarşafı kıl. Daha mühim ve mü’min konular var. Ama hoca benden hoşgörülü; “O zaman o kısmını kes öyle kıl kızım, ama o vakit de kısa gelir tabii seccade.” Bak şimdi, konuya bak, seccade kesilmek suretiyle kısalıyor, hal bu iken, mü’min üstüne nasıl sığacak? Bu çok önemli bir konu ve mutlaka bir hocaya danışmak lâzım. Vah benim memleketim, vah benim zübükçüklerim. Hoca iman etti, sorunu çözecek. Aklına iyi bir fikir geldi, gözleri parladı ve atladı; EVREKA! “Ya da dur, bak şimdi kızım, sen onu kes, Kâbe olan kısmını yak, sonra da külünü ayak basılmayacak bir toprağa göm.” Olduuuu, tamamdır, kızcağız rahatladı, ama ya ben?

Ben kaldım gene. Çünkü neden, sorun çözülmedi de ondan. “Sorun Kâbe değildi ki hocam zaten,” diyorum ama duymuyor. Sorun seccade! Kâbeli kısım yandı, e kalan kısım? Oraya da mü’min sığmıyor. Dolayısıyla sorun devam ediyor. Kadın namazını nerede kılacak ya? İçimdeki anne sesi, “Sende yok mu, versene bir tane kadıncağıza. Hem Kâbe üstte kalıyor, o kısma oturulmuyor ki.” Baba sesi, “Salak mıymış, komşudan alsın bu günlük, yarın gitsin bulsun bir yerden.” Hayret, bu sefer kızların ve benimkinin sesi de girdi devreye. Kızlar; “E sığacak o zaman o seccadeye. Onu da mı biz düşüneceğiz, bir sorumluluk almıyor kimse yahu, çıldıracağız.” Benimki; “Kılmasın madem, kılınca ne oluyor ki. Ekmek yerine pandispanya mı yiyor?” Ben; “Yok bu bir IQ sorunu, ama kimin bilmiyorum.” Çünkü hoca evreka modunda ama sunucu daha fena bir moda girdi. “Yaaa,” diyerek başını sallıyor, “Mübarek ramazanda bizi nasıl aydınlatıyorsunuz hocam, Allah razı olsun sizden.” Sizden de, bizden de, hepimizden faslı devam ediyor iken, her durum hayırlara vesile oluyor iken, pire meseleler, deveye döner iken ben çıkıyorum kanaldan… Gökten 3 TEMEL daha düşüyor;

E) WAUWWWW, HOCA DUAYI FORVIRD EDİYOR

Soru 7) “Hocam esnaf arkadaşlarla satranç oynuyoruz çayına, caiz midur da?” “Değil. Kumara girer.”

Soru 8) “Hocam maaşımı çekmiyorum bazen, ama faizsiz kalıyor bankada, günah midur? “Değildur.” Sonra düşünüyor hoca, devam ediyor; “Ama tabii onun masrafı falan oluyorsa, banka keser falan ya hani, onu oradan yani, anladın mı?” “Anladım hocam.” Azıcık ucundan haram olmaz diyor yani, kapiş. Benim mü’minim işini bilir durumları, köfte hocaaaa…

Soru 9) “Arapça bilmeden ölürsek cennete gidebilir miyiz hocam?” Bak, 10 numera bir soru. Bu başka hoca, orta şiddette komik yanıt verenlerden biri… İçimden, “En az 5 dil bileceksin, aynı CB adayının biri gibi, ” diyecek şimdi diyorum. Iıh demiyor. “Gidersin çocuğum, gidersin, merak etme, cennete girerken otomatikman öğrenmiş olarak gireceksin zaten.” Zikirmatikvari yani, otomatikman… Oh, ne âlâ memleket, öğrenenlerin günahı ne? Vergi affı gibi, ödeyen keriz, ödemeyen ceviz. Ama aklımdan da şu geçiyor, tövbe yarabbim. “Hocam aynı durum Fransızca için de geçerli mi, çünkü çok içimde kaldı da, eksküze mua, mersiboku, par lö vu franse, dö lö papa, Monmart, Şanzelize, Mulenruj, viy ya da vıy…” Bu kadar öğrenebildim sadece, yaş ilerleyince şey oluyor da artık… Zikirmatik gibi olmuyor hocam yani, fikirmatik, akılmatik azalıyor herhalde, malum bu kafalar dici dici dicital olmadığından… İçimden hocaya cevap verdirtiyorum; “Bre zındık, hangi kitap Fransızca inmiştir bre kâfir? Ama hocam, Araplara Arapça indi de ne oldu, hepsi de Arapça biliyordu çatır çatır, yine de kitaba Fransız kaldılar bir hayli. Bi anlayamadılar gitti, bakın kaaaaç asır oldu. Acaba diyorum bir de Fransızca mı…? Hayal ediyorum; hocanın ağzından köpükler saçılıyor… Tamam sustum. Şeytan sorduruyor hocam, face’den dürtüp duruyor. Baba sesi; “Arkadaşlarını sohbete kapaaaaat.” Aman babaaaaa, diyerek ötekine geçiyorum. İftar vakti yaklaşıyor, haydi son sorular, iki daha duysam yeter.

Soru yok, cevap 10) Bu sefer soruyu kaçırdım. Cevap; “Kan verenle, alana nikâh düşmez.” Sunucu; “Kan kardeşliği dinen yok yani.” “Yok, ama sütkardeşliği var, bir ana, iki evladı emzirdi, biri başkasından, onlara nikâh düşmez.” Sunucu, “Demeyin, bunu bilmiyordum, wauwwww, hocam harika bilgiler bunlar.” Canım Türkiye’m, seni seviyorum. Sorular devam ama ben “Wauwwww”da tıkandım kaldım…

Evlenmek için dua istemiş biri, bak hiç aklıma gelmedi bunca yıl. Tam da 44 yaşındayım, yani 4444 Salat-ı Tefriciye’yi bilirdim de, 44 okudum bıraktım. Fakat hoca başka dualardan da bahsediyor. Vatandaş anlamadı, hoca hınzır; “Vakit azaldı kızım, sen meyilini bırak şeye, ben sana forvırd ederim. Tez zamanda bulursun kısmetse, nikâh, çöpçatanlık sevaptır.” Sinan düşüyor aklıma; gülümsüyorum. Çelebi, sen direkman cennetliksin abicim.

F) İÇERİYE GİREN YOKSA CAİZDUR

Hayır! Gene o hata, gene geldi, gene geldi ya. Hocaya da geldi, bana da geldi. İki harf yüzünden araya verdik canım Ramazan’ı. Büyük harfle yazıyorum; FİTRE, RAMAZAN’DA VERİLMESİ GEREKEN EN AZ 10 TL’DAN BAŞLAYAN BİR MEBLAĞ. Tamam mı? FİDYE İSE, HANİ TAŞTIR, TUŞTUR, TANSİYONDUR MESELESİ VAR YA, ONDAN SENDE VARSA, ORUCUNU TUTMAZ, YERİNE BİR YOKSULU 30 GÜN BOYUNCA DOYURACAK ŞEKİLDE PARASINI VERİRSİN NOKTA

Soru 11) “Hocam, ben bebeğimi düşürdüm. Şimdi tedaviye başlamadan önce doktor ‘Ultrasona gir,’ dedi. Orucumu bozar mı?” “Yok, kızım, niye bozsun.” Sunucu devreye giriyor, “Hocam, hani ultrasonda malum bölgelere jel sürülüyor ya, vücuda değiyor, hanımefendi onu soruyor galiba.” “Yok, kızım, bozmaz, ondan bir şey olmaz.” “Ama hocam belki kürtaj olmam da gerekebilirmiş. Öyle demişti doktor.” Sunucu; “Haaaaaa!” Ben; “Hııııııı! Bak bu olmadı işte, sen o günü sonra tut.” Hoca; “Yooo, tutabilirsin, kürtaj ne ki? Tutulur, bir şey olmaz.” Sunucu; “Hocam, kürtaj diyor, kürtaj.” Hoca, “E tamam kürtaj, ne var, gene tutar, dışarıdan içeriye bir şey girmiyor ki, içeriden dışarıya çıkıyor.” Gene ben; “Wauwwww, hoca aşmış yahu.”

Soru 12) “Hocam, ben berberim, sakal tıraşı yapıyorum, mekruh mudur?” İçimden; “Bir berber bir berbere…” Hoca; “E tabii, sakal sünnettir, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)… Ama artık bu zamanda, ne yapalım, bazı durumlarda da mecburen…” Konuşup durdular; meğer mevzuu çok karışıkmış, şöyle özetleyeyim lafı dolandırmadan. Şimdi eğer sakal tıraşı ise, mekruh olduğundan SOL taraftan ve BESMELE ÇEKMEDEN, saç tıraşı ise, sünnet olduğundan SAĞ taraftan ve BESMELE ÇEKEREK yapılacak. Anladınız mı, bana dua edin bu mübarek günlerin yüzü suyu hürmetine, benim için sağlık, sıhhat dileyin lütfen. Çünkü neden? Bir berber, bir sunucuya, bir sunucu, bir hocaya derken tam 5 kez soruldu soru, tam 5 kez cevaplandı. Ben bir seferde yazdım gitti. SÖZ UÇAR, YAZI KALIR. Ve artık kendime “KES KIZIM TIRAŞI MÜBERRA” diyorum.

G) VE FİNAL SORUSU

Şimdi yazacağım ise FİNAL SORUSU. Ben bu soruda dünyanın sonunu gördüm. Cevabıyla da, DECCAL’in yeryüzüne indi inecek olduğunu düşünüyorum. Bir hanım aradı, komşusu bir çocuk evlat edinmiş, bir erkek çocuk. Küçücük yaştan almış, beslemiş, büyütmüş. Allah razı olsun. Gel zaman, git zaman çocuk sekiz, dokuz yaşlarına gelmiş. Hanımın komşusunun bir komşusu demiş ki, “Bu çocuk büyüdü, erkektir, size nikâh düşer. Sen artık buna bakmamalısın.” Kadın, almış çocuğu geri vermiş. “Hocam,” diyor şimdi soruyu soran hanım, “Komşumun yaptığı doğru mudur, değil midir?” Hoca cevap veriyor; “E OLABİLİR, NİKÂH DÜŞECEĞİNİ DÜŞÜNMÜŞ, GERİ VERMİŞ, SORUN YOK.” Hanım, vicdanı aklına yakın bir yerde olmalı ki, emin olmak için bir daha soruyor; “Yani çocuk açısından bir günah olmaz mı?” Hoca cevap veriyor, ben duymuyorum… O anlatıyor, ben dinleyemiyorum…

Ben hoca değilim, hocayım ama bu işin hocası değilim. Bu programları, bu yazıyı yazmak için dinlemedim. Duyduklarımı insanları küçümsemek için kullanmak gibi bir niyetim de yok. Sadece dikkat çekmek için trajikomik bir dille yazmak istedim. Ben bu hocaları, bilmediklerimi öğrenmek için dinledim. Sonra dinlediklerim beni aştı, yüreğimden taştı, oturup bu yazıyı yazdım. Bu son soru olmasa, belki de hepsini kendime saklardım. Hepsi mor defterimde not olarak kalırdı.

Ben dindar ama dini vecibelerini (şimdilik) tam olarak yerine getirebilen biri de değilim. Anne değilim, çocuk büyütmedim. Sadece çocuk oldum, bir de yetim oldum. Belki de en önemlisi, sekiz yaşında öksüz kalmış bir annenin kızıyım. Ben bir psikologum, yirmi beş yıl kadar çocuklarla çalışmış bir psikoterapistim. Bunların içinde evlat edinilmiş olan çocuklar da vardı. Bu soruyu, önce birkaç soruyla, sonra iki cevapla yanıtlamak istiyorum;

Siz hiç çocuk esirgeme kurumlarında gönüllü çalışmalar yaptınız mı? Oradaki çocukları dinleyip, onlara hikâyeler anlattırdınız mı? Azıcık beslensinler diye yemek götürdünüz mü? Okul açılmadan onlarla alışverişe çıktınız mı? Kız çocukların simli, pembe kurşun kalemlere çığlık çığlığa sevindiğini gördünüz mü? Erkek çocukların araba şeklindeki kalem kutularını kokladıklarını gördünüz mü? SİZ HİÇ ÇOCUK ESİRGEME KURUMLARINA GİTTİNİZ Mİ? BİR KEZ OLSUN ÖNÜNDEN GEÇTİNİZ Mİ? GEÇİN!

ALLAH’I ORADA BULABİLİRSİNİZ!

H) MOR ÇOCUKLARIN GÖNÜL SADAKASI?

Allah’ı kapitalist sistemin boğazladığı, reyting manyağı ekranlarda, tonlarca para alarak yoksullara ağıt avaz şükretmeyi emreden ve cenneti vaat eden hocaların konuşmalarında bulamazsınız. Ama Allah’ı o çocukların arasında bulabilirsiniz.

Onlar arsız çocuklardır. Birbirlerini iter, kakarlar. Bencildirler, sizi sadece kendileri için isterler. Ayrıca çok da yalancıdırlar; orada göğüsleri yeni tomurcuklanmış huriler, meyveler ve cennet şarabı yoktur, orada sadece “anne” ve “baba” diye hitap edilen yetişkinler vardır. Onları korumak için yalan söylerler. Dolayısıyla kendilerini. Üçü beşi birden ve her nedense hep aynı gözlerini kapıya çarpar, hep aynı basamaktan düşüp alınlarını yararlar. Onlar bu ülkenin MOR ÇOCUKLARIDIR!

Hayatta hiç insan görmemiş gibi üzerinize atlarlar. Oyuncak, kitap beklemezler. Masal anlatmanızı bile beklemezler. Bir gülücük için neredeyse can verecekler sanırsınız. Hepsi birden elinizi tutmaya çalışır. Elinizden, kolunuzdan, ceketinizden, eteğinizden, nerenizi yakalarlarsa oranızdan tutarlar. Ben artık onların yanına gitmiyorum, gidemiyorum. Çünkü gidince bir daha dönemiyorum. Ayaklarım geri geri gidiyor. Aklım, kalbim, en çok da tutmaya çalıştıkları ELLERİM ORADA KALIYOR. Yasin suresi, 65. Ayette adı geçen ellerim… “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.”

Ve son CEVAP; bu da Allah’ın Resulünden;

“UMUT VERİP, GÜVEN AŞILAYIP DA YARI YOLDA BIRAKTIĞIN İNSANIN GÖNÜL SADAKASINI İKİ DÜNYADA DA VEREMEZSİN.”

HEY HOCAGİLLER ve DİN SİMSARLARI! HEY GİDİ VAAZ MAFYASI! “CEHENNEM” diye diye dünyayı cehenneme çevirdiniz, “ateş, odun” diye insanları korkutup akıllarını aldınız, siz cehenneme herkesten önce ve odunuzu burada yakmış olarak gideceksiniz. Peygamberin sözlerini ezbere bilirsiniz ama bin kitapta okuduğunuz o sözler sizi sadece cehenneme kadar götürebilir, cennet size uzak düşer, çünkü siz içlerinden, işinize gelen cümleleri insanlarla paylaşıyorsunuz. TAPTIĞINIZ KULLAR ve KANAL BABALARI kimi uygun görürse onlara rahmet diliyorsunuz; Gazze’deki Müslüman kardeşlerine rahmet okuyup da, Irak’taki Müslüman kardeşlerini sistematik bir şekilde unutan hocanın ALLAH’I yoktur. “Ümmet ümmet” diye milletini unutanın, Gazze ile Geziyi, Soma ile Somali’yi bir tutmayanın fikriyle de zikriyle de CENNETE GİRİLMEZ! Haa ben nereye giderim bilmiyorum, sizinle aynı yerde olmayacağımı biliyorum yalnız. Bir de ellerim! Onlara güveniyorum, çok ağrırlar, çok acırlar, çok emektar, cefakâr ve vefakârdırlar; benim şahidim ellerim olacak!

Allah’ı sayılarda, sakalda bıyıkta, seccade desenlerinde, 3, 5, 7 sayarak aramayın. Onu kimseye sormayın, bir kitap var; “OKU” diye başlıyor. Okuyun, çok basit. Arada sırada da ekran önünden kalkıp, komşu sözlerine kulağınızı tıkayın ve içinize dönün; uzaklarda aramayın o hep bizimle;

ALLAH İNSANIN VİCDANIDIR!

Temmuz 2014, Şebnem Kartal

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>